el-Burhan Edeb Dua Zamanı
 
 
   
 
   
  
Anasayfa | Tasavvuf | 1-2-3-4

TASAVVUF


İslam Âlimleri ve Önemli Eserleri

Gerçi, bazı nâkıslar biraz ileri giderek, fıkıh ve sünnetle iştigal edenlere "zâhir erbâbı", "rüsûm ulemâsı" demişler ise de, kâmil mutasavvıflar her zaman, şeriatın temel prensiplerini esas almış, Kitap ve sünnete göre, geliştirdikleri usûl ve metodlarla, ortaya attıkları her düşünceyi onun atkıları üzerine bir dantela gibi işlemişlerdir. Muhâsibî'nin "Vesâya" ve "Riâye"si, Kelâbâzî'nin "et-Taarruf li mezhepi Ehli't-Tasavvuf"u, Tûsî'nin "el-Lüma"ı, Ebû Tâlib Mekkî'nin "Kûtü'l-Kulûb"u, Kuşeyrî'nin "Risâle"si bu sadefin incilerinden sadece birkaçı...

Bunlar arasında, nefsi hesaba çekmek ve tezkiye etmek gibi tek mevzu etrafında örgülenen eserler olduğu gibi, müteaddit mevzuları bir araya getirerek hacimli kitaplar telif edenler de olmuştur. Nihayet bütün bu devâsâ kametlerden sonra, Huccetü'l-İslâm İmam Gazâli gelerek "İhyâu Ulûmi'd-Dîn" eser-i mübeccelini yazıp, tasavvuf yolunun, bütün âdâp, erkân ve ıstılahlarını bir kere daha gözden geçirerek, umum meşâyihin kabulüne mazhar hususları tespit ve tenkidi gerekenleri tenkit edip, birbirinden ayrı görünen bu iki mübarek akımı bir defa daha buluşturup kaynaştırmıştır. Öyle ki ondan sonra gelen pek çok mutasavvıf, kendi ilimlerini, şer'î ilimlerin bir levni, bir buudu bularak, her yerde birlik ve beraberlik soluklamaya başlamış...

Ve o güne kadar "ulemâ-i rüsûm" deyip hafife aldıkları insanlarla kaynaşıp bütünleşmiş... Ve bilhassa, tasavvuf mesleğinde, daha farklı yorumlanan, hâl ilmi, hatır ilmi, yakîn ilmi, ihlas ilmi, ahlâk ilmi ve daha pek çok vicdânî ve zevkî gerçekleri medreseye taşıyarak, zâhir ulemânın da, erbâb-ı tasavvufun da üzerinde mutâbakata varacakları bir hayli müşterekler bulmuşlardır.


Tasavvuf İlminin Kendine Has Özellikleri

Tasavvuf; bâtın ağırlıklı bir ibadet yolu olması ve şer'î hükümleri de rûhî yanları, kalp üzerindeki tesirleri ve vicdanda tebellür eden derinlikleri itibariyle ele almasından, başka mesleklere göre biraz daha ledünnî, engin ve zor anlaşılır olsa da, çıkış noktası ve hedefi açısından, Kitap ve sünnet kaynaklı İslâmî yolların hiçbirine münâfî değildir. Münâfî olmak şöyle dursun, diğer bütün şer'î ilimler gibi o da Kitap, sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihatlarını esas alarak, hep ilim, mârifet, yakîn, ihlas ve ihsan ruhu gibi hakikatler üzerinde durmuştur.


Fıkıh ve Tasavvuf Alimleri Arasındaki Çekişme

Tasavvufu; bâtın ilmi, esrâr ilmi, ahvâl ve makâmât ilmi, sülûk ilmi, tarikat ilmi gibi bir kısım farklı ünvanlarla ifade etmek, onun şer'î ilimlerden ayrı olduğu manâsına gelmez; bu ad ve ünvanlar, asırlar ve asırlar boyu, şeriatı yaşama zevkinin farklı mîzaç ve meşrepler tarafından değişik şekilde duyulup hissedilmesinden kaynaklanmıştır.

Tasavvufçuların nokta-i nazarlarını ve şeriat hâdimlerinin düşünce ve istinbatlarını esasta birbirinden farklı göstermek, işi çarpıtmak sayılır. Vâkıa, her zaman bir kısım mutaassıp tasavvufçular bulunduğu gibi, öteden beri bir kısım zâhirperest fakîhler, muhaddisler, tefsirciler de olagelmiştir. Ne var ki, bu müfrit ve mufarritlere nisbeten sırât-ı müstakîm erbâbı hep ekseriyeti teşkil etmiştir. Buna binâen, bir kısım fakîhlerin sofîler hakkında, bir kısım sofilerin de fakîhler hakkında yakışıksız söz ve düşüncelerine bakarak, bu iki ehl-i hak cephe arasında ciddî bir münâfât varmış gibi bir yaklaşım katiyen yanlıştır.

Zira, her zaman kavga çıkarıp, kavgaya karışanların sayısı, müsâmaha ve afv u safh yolunda olanlara nisbeten deryada katre kalmıştır. Aslında böyle olması gayet tabiiydi; çünkü her iki tarafın başvurduğu kaynak da aynıydı.. fukahâ, şer'î hükümlerde Kitap ve sünnete müracaat ettikleri gibi, mutasavvifîn de aynı kaynaklara dayanıyordu.


Fıkıh ve Tasavvuf İlimlerinde Ortak Noktalar

Zaten tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu esaslar da, fıkhın ve fukahânın mesleğinden çok farklı değildi. Genelde her iki cephe de, amel-i sâlih ve dürüst muâmele üzerinde duruyordu. Ayrıca sofîler, a'mâl-i hasene, tehzîb-i ahlâk ve tezkiye-i nefis gibi konulardan da bahsediyorlardı. A'mâl-i hasene vasıtasıyla vicdan mârifet-i ilâhiyeye uyanır.. ve insan bu sayede ihlas ve rızâ yoluna yönelir dolayısıyla da şer'î her mesele derin bir ibadet neşvesi içinde yerine getirilir; getirilir, zira artık, gönülden içeri ayrı bir gönül, irfandan sonra farklı bir irfan ve lisandan öte ayrı bir lisan hâsıl olmuştur.

Evet, tasavvuf ve güzel ahlâkla daha bir netleşen lâhûtîlik tahakkuk zirvesine ulaşır mücahede-i nefis, halvet, zikir ve murâkabe yoluyla hicaplar münkeşif olur ve varlığın perde arkasına ıttılâ ile, icmâlî îmân bir kere de zevk ve keşifle pekiştirilerek âdetâ şuhûdî bir yakîn hâlini alır.
Ahmed-er Rufaî (k.s.) Hz. “Kimin ahlakı güzel, mizacı şerefli ve hizmeti ulvi ise işte o sufi’dir. Aksi halde o kişi sufi değildir.” Sufi tasavvufun hayattaki uygulayıcısıdır.  Kim bu mananın ve istemenin Kur’an’da da olmadığını iddia edebilir.

Alimler; “Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih ederler.” (Haşr 9) ayeti kerimesini tasavvuf erbabının halini anlatırken zikretmektedirler.

Ahmed-er Rufaî (k.s.) Hz. “Allah’a sanki O’nu görüyormuşçasına kulluk, ibadet et. Eğer sen O’nu göremezsen bil ki O seni görür.” Hadisinde anlatılan ihsan sırrı tasavvufun özüdür.

Tasavvufu bilmeyenler yahut amel edip, uygulaması nefsine zor gelenler bir takım bahanelerle bu büyük hazineyi kurutmaya çalışıyorlar. Allah dinini kıyamete kadar koruyacaktır. Dinin özünü temsil eden ve yaşatan bu yol; Ashab-ı Suffa’dan aldığı mirasla bütün badirelere ve dejenerasyonlara maruz kalmasına rağmen devam edecektir. (Necm 29-30), (Mü’minun 109-111)


Değerli kardeşlerim bir sonraki bölümde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Selametle…


Önceki Sayfa Sayfa Başı