XV. Yüzyıl Ortalarından İtibaren Tasavvuf Akımları
On beşinci yüzyıldan itibaren bilhassa tedrisi tasavvuf dediğimiz ilmî tasavvuf daha kuvvetli olarak yayılmağa başlamış, hududun genişlemesi nisbetinde muhtelif tarikat zümreleri Osmanlı memleketlerinde yer alarak âyin ve tarikatlerini neşretmeğe başlamışlardır.
On beşinci yüzyılın ikinci yarısından on altıncı yüzyıl ortalarına kadar Ankaralı Hacı Bayram-ı Velî halifelerinden Ak Şemşeddin namıyla maruf Mehmed bin Hamza ile Vefa mahlasıyla meşhur Konyalı Şeyh Muslihüddin Mustafa ve Çelebi Halife denilen Cemaleddin Aksarayî, Sünbül Sinan, Merkez Muslihüddin, İbrahim Gülşen, Ümmî Sinan, Şaban-ı Velî gibi muhtelif tarikat erbabı olan arif zatlar kendi tarikatlerini neşrederlerken bu tarikatlerden herhangi birisine intisap ederek vahdet-i vücut felsefesini neşreden Melâmiyye ricali de görülmektedir.
Osmanlı memleketlerindeki bu bir asırlık fikrî hayat —adedi sınırlı bazı âlimler müstesna olarak— daha sonraki on yedinci yüzyıla nisbetle serbest olduğu için tarikat erbabının neşriyatına karşı iki taraf arasındaki münakaşa fikir ihtilâfından ibaret kalmakta idi; zaten tarikatleri doğuran sebeplerden birisi de meşreb, meslek ve düşünceler arasındaki fikir ihtilâfları olduğundan buralara intisap edenler de yine aynı meslek ve meşrepteki insanlardı.
On beşinci yüzyıl ortalarıyla on altıncı yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı ülkelerinde en çok yayılan tarikat Şirvanlı Şeyh Yahya'ya mensup Halvetiye tarikatı olup Sünbüliye, Gülşeniye, Şemsiye ve Ahmediye ve saire gibi muhtelif kollar halinde genişleyerek devam etmiştir. Mevlâna Celâleddin-i Rumî'ye mensup olan Mevlevîlik on dördüncü asrın ilk yarısından itibaren Anadolu'da yayılmağa başlayıp Osmanlı devletinin kuruluşundan sonra onun hudutları içinde de yayılmıştır.
Osmanlı memleketlerinde ilk yayılan tarikatlerden Nûr-bahşiye tarikati, Yıldırım Bayezid'e damat olan Emir Sultan denilen Şemseddin Mehmed bin Ali El-Hasan El-Buharî vasıtasıyla Bursa'da kurulmuş ise de kendisinden sonra çok devam etmemiş ve iki nesil sonra kesilmiştir.
Bundan başka Hacı Bayram-ı Velî'ye mensup Bayramiye tarikati de bilhassa Melâmiye, Şemsiye, Celvetiye olarak müteaddit kollar ve o kollarda bir takım şubelere ayrılmak suretinde devam etmiştir. Bunlardan sonra Osmanlı hudutlarının Basra, Mısır taraflarına kadar genişlemesi Irak, Suriye ve Mısır'da yayılmış olan tarikatlerin de Anadolu ve Rumeli'de yayılmalarını mucip olmuştur ki Kadirî, Rifaî tarikatleri bunun önünde gelmektedir.
Bu muhtelif tarikat zümrelerinin şeyhleri bulundukları şehir ve kasabalarda ve devlet merkezinde hükümet işlerine karışmayarak kendi âlemlerinde zikir, sohbet ve bazılarına verilen büyük camilerin kürsü şeyhlikleriyle ve va'z ve nasihatle halkın irşadıyla uğraşırlardı. Bu asırlarda gelen şeyhlerin hemen hepsi hem şer'î ve hem tasavvufî ilimlerde malûmat sahibi oldukları gibi aralarında şair, musikişinas olanlar da vardı.
Akşemseddin Mehmed bin Hamza
Hacı Bayram-ı Velî halifelerinden olan bu zat İstanbul'un Fethi'nde bulunarak pâdişâhı bu fethe teşvik etmiştir. Daha sonra memleketi olan Göynük'e çekilen Akşemseddin 863 H. / 1459 M.'de orada vefat etmiştir. Bayramiye tarikati şubelerinden Şemsiye tarikati buna mensuptur. Akşemseddin'in tasavvuftan Risale-i nûr, Hall-i müşkilât ve Maddetü'l-Hayat ismiyle de tıptan bazı tecrübeleri havi eseri vardır.
Fatih ve II. Bayezid devirlerinde Konyalı Vefa Şeyh Muslihüddin Vefa'nın İstanbul da hâlâ ismine mensup mahallesindeki tekkesi münevverlerin toplandığı bir yerdi. Kendisi Zeyneddin Hâfî'ye mensup Zeyniye tarikatinden olup Bursa'da medfun Abdüllatif Makdesî'den (Vefatı 856 H./1452 M.) hilâfet almıştır. Şeyh Vefa tekkesi'ne (Tezarruat) sahibi Sinan Paşa ile Molla Lütfi, Bursalı Hocazade, Zenbilli Ali Efendi, Şair Balıkesirli Zatî ve sair münevverler buranın müdavimi idiler. Zamanında büyük bir hürmete mazhar olan Şeyh Vefa, 896 H. / 1491 M. de vefat ettiği vakit cenaze namazında bizzat II. Bayezid de bulunmuş ve kefenini açarak yüzünü öpmüştür. Evrad-ı Vefa, Makam-ı sülûk, Sâz-ı irfan ve kozmografyadan İstanbul'un tûl ve arzına göre tertip ettiği Ruznâme-i Vefa isimli eserleri vardır.
XVII. Yüzyıldaki Tasavvuf Akımları
XVII. Yüzyıldaki Bazı Yüksek Mutasavvıflar
17. asırda sofiye ricaline karşı müthiş hasım olarak bir vâiz sınıfı görüyoruz; vaazlarıyla avamı okşayan bu zümre ile aydınlara hitap eden mutasavvıflar arasında bir zamanlar kitaplar ve risalelerle yapılan ilmî münakaşa bu asır ortalarına doğru İstanbul'da fiilî, mücadeleci ve ihtilâlci bir mahiyet arzediyordu. Fikrî mücadelenin silâha sarılıp kavgaya varacak dereceye gelmesinde hükümetin aczi ve saraya mensup veya sarayda vazife gören bazı cahil ağaların vâizlerin teşvikleriyle Sofiye ricaline düşman olmalarının tesiri vardır.
On yedinci asırda sofiye ricali arasında Tekke şeyhi olarak Halvetiye tarikatinin Şemsiye kolundan Abdülmecid Şeyhî ve Bayramiye tarikatinin Celvetiye kolundan Aziz Mahmud Hüdâî Efendi'lerle Abdülmecid Efendi'nin halifesi Abdülahad Nuri Efendi ve Sohbet-nâme sahibi Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi ve Halvetiye tarikatinin Ramazaniye şubesi kurucusu Şeyh Ramazan Mahfîl ve Galata Mevlevi şeyhi Mesnevî'yi şerheden Rüsuhî İsmail Dede ve Kadiriye tarikatinin Türkiye'de ikinci piri sayılan Tosyalı İsmail Rumî gibi arifane eserleriyle tanınmış şahsiyetleri görmekteyiz.
Sohbet tarikatı olan Bayramiye tarikatı Melâmîlerinden Hasan Kabaduz (vefatı 1010 H. / 1601 M.) ve onun halifesi Hüseyin Lâmekânî (vefatı 1034 H. / 1625 M.) ve Hüsameddin Ankaravî halifesi olup halk tarafından tüccar Hacı Ali Bey diye tanınan İdris Muhtefî (vefatı 1024
H. / 1615 M. ) ve Hüseyin Lâmekânî ile Aziz Mahmud Hüdaî Efendi müntesiplerinden Mesnevî'yi şerheden Reisü'l-küttab Sarı Abdullah Efendi (vefatı 1071 H./ 1660 M.) ve Ahmed Sarban halifeleriyle sair kollardan gelen Melamiler veya Hamzavîler sohbet halinde vahdet-i vücud akidelerini neşretmişlerdir. Bu Bayramiye müntesipleri arasında diğer tarikatlere mensup bir hayli arif şahsiyetler de vardı. Meselâ Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi ile halifesi Kütahyalı Sun'ullah Gaybî de meşrep itibariyle Bayramî idiler. Keza Sarı Abdullah Efendi tarikaten Celvetî olup meşreben Melamî idi; keza Halvetiye tarikatine mensup Kasımpaşalı Saçlı Emir diye meşhur Haşimi Emir Osman Efendi (vefatı 1003 H. ,' 1594 M.) de aynı zamanda Melâmî idi.
Bu kısa açıklamadan anlaşılacağı üzere Osmanlı memleketlerinde muhtelif tarikat zümreleri tarafından muhtelif kanaat ve inançlar halinde tasavvuf cereyanlarının ilerlediği görülmektedir. Bunlardan gidişlerinin bir kısmı zahiri şeriate uygun ve bazılarının da aykırı olduğundan bu sonrakiler haklarında bazen takibat yapılmıştır. Şeriate aykırı görülen tasavvuf Melamilerin telkinleri olup bunun havassa ve irfan sahiplerine telkini icabederken bazen sahasını aşması dolayısıyla avamın ve zahir ehlinin itikadını sarstığı için şer'i nizamı bozmamak için zarurî olarak bu gibilerin bir kısmı saklı neşriyat yapmışlar ve bazıları da yanlış ve mübalağalı bir propaganda ile düzgün durumlarına rağmen zan altında kalmışlardır.
XVII. yüzyıl ortalarına doğru Kadı-zâdeliler veya Fakılar denilen bir zümrenin hücumuna mâruz kalan Halvetî, Kadirî ve Mevlevî tekkelerinde serbest âyin icrası tehlikeli duruma girmiş ve ehl-i tarik ile Kadı-zadeliler arasındaki düşmanlık İstanbul halkını ikiye ayırmış, saraydaki baltacılar ve diğer bazı saray adamları tarafından himaye gören Fakılar, hükümetin aczinden de istifade ile kendileriyle muhakeme ve mantık üzerine konuşmak isteyen şeyhleri, tekkelerini basmak ve öldürmekle tehdit etmişlerdir.
İlk zamanlarda Kadı-zâde'nin Sofiyeye itirazlarıyla başlayan münakaşa memleketin Girit harbi ve iç durumdaki vahim seneler zarfında da devam etmiştir.
Osmanlı Memleketlerinde Tarikatlerini Yayan Halvetiye Büyükleri
Bunlardan birincisi Çelebi Halife diye şöhret bulan Cemaleddin Halvetî ile Cemaleddin İshak Karamanî ve Sünbüliye tarikati pîri Sinaneddin Sünbül Sinan ve Halvetiye'nin Gülşeniye şubesini kuran Diyarbakırlı ibrahim Gülşen ve Sinaniye şubesi kurucusu İbrahim Ümmi Sinan ve bunun halifesi Seyid Seyfullah on altıncı asırda gelmiş olan Halvetiye tarikati ulularından idiler.
Bu tarikatler arasında münhasıran vahdet-i vücûd akidesini neşreden Bayramîye tarikatinin Şeyh Ömer Sikkîn (Bıçakçı Ömer)'e bağlı bir kolu vardır. Bu, XV. yüzyıl ortalarından XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı memleketlerindeki Melâmiye-i Bayramiye arifleri arasında Şeyh Ömer Sikkîn'in yâni Bıçakçı Ömer'in halifelerinden Ayaşlı Bünyamin ( vefatı 926 H. / 1520 M. ) ile onun halifesi Pir Ali Aksarayî (vefatı 934 H. 1527 M.) ve bunun oğlu olup 935 H. 1529 M.'de şeriate mugayir söz sarf ettiğinden dolayı İbn-i Kemal'in fetvasıyla öldürülen ve Oğlan Şeyh denilen Şeyh İsmail ve yine Pîr Ali Aksarayî halifelerinden Ahmed Sarban yani Deveci Ahmed (vefatı 952 H. / 1545 M.) ve onun da halifesi Ankaralı Hüsameddin (vefatı 964 H. / 1557 M.) ve Hüsamüddin'in halifesi olup akidesinin şeriate aykırı olmasından dolayı 969 H. / 1561 M. de İstanbul'da, katlolunan Hamza, Bayramiye-i Melâmiye'nin meşhurlarındandır.
Bu Melâmiye ricali ile şeriat uleması arasında fikir ve görüş noktasında ihtilâf olup bunların felsefe ve akideleri cahil halkı şaşırtıp dalâlete düşürebileceği için esas dinî akideleri muhafaza ile mükellef olan âlimler bunlardan fikirlerini meydana vuranlardan bazılarını îdam ve bazılarını da hapsettirmişlerdir.
Melamîlerin tarikatleri esas sohbet üzerine olup diğer tarikatler gibi tac ve hırkaları, yani belirli kıyafetleri yoktur. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî 'nin Fususü'l-hikem adlı eseri ve onun esası olan vahdet-î vücûd felsefesi bunların, umdelerindendir.
Osmanlı Hükümdarlarının Tarikat Erbabına Hürmetleri
Osmanlı pâdişahlarıyla devlet adamları tarikat erbabına karşı lâzım gelen hürmeti fazlasıyla yapmışlar, namlarına tekkeler açtırıp vakıflar yaptırmışlardır. Pâdişâhlar sefere giderken onlardan bazılarından gaza kılıcını kuşanmışlar ve bazı şeyh ve müridlerini teberrüken beraberlerinde sefere götürmüşlerdir. II. Sultan Murad sefere giderken Emir Şemseddin Buharî'den kılıç kuşandığı gibi yine aynı hükümdar seferlerinde tarikat erbabını cepheye götürmüştür.
Fatih Sultan Mehmed'in yanında İstanbul'un fethi esnasında Hacı Bayram-ı Velî halifelerinden Akşemseddin ile Akbıyık bulunmuşlardır; Yavuz Sultan Selim mutasavvıf ve arif bir hükümdar olup Mısır seferinde Muhyiddin-i Arabî'ye karşı yüksek hürmeti sebebiyle onun türbesini ihya ile cami ve imaret yaptırmış ve bu seferden avdette bazı mutasavvıf zatlarla görüşmüştür.
Kanunî Sultan Süleyman'ın seferlerinde de bazı şeyhlerin müridleriyle beraber bulundukları görülüyor; bu pâdişâhın son seferi olan Zigetvar 'da İstanbul şeyhlerinden Nureddinzâde Şeyh Muslihiddin Efendi de bulunmuş ve pâdişâhın vefatından sonra cenazesini İstanbul'a getirmiştir.
III. Sultan Mehmed 1004 H. / 1596 M.'de Eğri seferine giderken Sivas'ta bulunup irfan ve fazileti İstanbul'da duyulmuş olan Şemseddin Ahmed Sivasî 'yi İstanbul'a davet ederek beraberinde muharebeye götürmüş ve dönüşte İstanbul’da alıkoymak istemişse de şeyhin ihtiyarlığına mebnî Sivas'a dönmesine müsaade etmiştir. Filhakika Şemseddin Sivasî memleketine döndükten az sonra 1006 H. / 1598M.'de vefat etmiştir. Yine aynı hükümdar Şemseddin Sivasî'nin biraderzâdesi ve halifesi olup fazl ve kemali İstanbul'a kadar yayılan Abdülmecid Şeyhî Efendi'yi bir hatt-ı hümâyunla İstanbul'a getirtmiş ve gelir gelmez kendisini Çarşamba'da Mehmed Ağa'nın yaptırdığı tekkenin şeyhliğini vermiştir.
Tarikatlerde Zikir Usûlü
Tarikatler deveranî, kıyamî, kuudî olup bir de sema denilen Mevlevîlere mahsus olarak —hem mihver ve hem mahrek üzerinde dönmek olmak üzere— bir zikir usulü daha vardı. Halvetîler ve Kadirîler devir yaparak, Rifaîler ayakta durdukları yerde, Nakşibendîler oturarak zikrederlerdi; Bektaşîler ile Melâmiler de ise esas sohbet üzerine olduğundan bunlar yukarıdaki üç zümreden birine dahil değillerdi. Mamafih bilhassa Melâmiler herhangi bir tarikate girerlerdi.
Tarikatlerle bu zikir tarzlarını burada basit olarak kaydetmekten maksadımız, daha sonra, yani XVII. asırda tarikat erbabı ile Kadızâdeliler veya Fakılar denilen zümre arasındaki münakaşadan dolayıdır; tarikatlerdeki devir ve raksın haram olduğu hakkında İbn-i Kemal ve Ebussuûd Efendi'lerin de fetvaları varsa da bunların zamanında tarikat erbabına dokunulmamış ve bu fetvalara karşı da deveranî olan sofiye ricali devr suretiyle Zikrullah'ın meşru olduğuna dair çok sayıda eserler yazarak bunlara cevap vermişler ve Mevleviye ricali de sema'ın haram olmadığını ispat eden risaleler kaleme almışlardır.
Kadı-zâdeliler veya Fakılar
Birgivî Mehmed Efendi
Kadı-zâdeli veya fakih'ten galat olarak fakılar hakkında malûmat verebilmek için ilk olarak, bunların Tarikat-i Muhammediye isimli eserini zahiren kendilerine prensip kabul ettikleri Birgili Mehmed Efendi 'den kısaca bahsetmek lâzımdır.
Birgivî Mehmed Efendi aslen Balıkesirli olup Ali adında bir müderrisin oğludur. Kendisi müderris ve vaiz olup İkinci Selim'in hocası Birgili Ataullah Efendi'nin memleketinde yaptırdığı medreseye önce Mehmed Efendi müderris olup vefatına kadar burada kalmış ve bundan dolayı Birgivî lâkabı ile şöhret bulmuştur.
Birgivî Mehmed Efendi gerek vaazlarında ve gerek eserlerinde samimî olup kanaatini hiç kimseden çekinmeden söyler ve müdafaa ederdi. Kendisi bir aralık tarikate girme hevesine düşüp Bayramiye Melamilerinden Karamanlı Abdurrahman Efendi'ye intisap eyledi ise de tarikatteki riyazet ve vahdet-i vücûd felsefesini kavrayamadığından şeyhi tarafından zahir ilimlerle meşgul olması tavsiye edilmiştir.
Yirmi kadar eseri olan Birgivî'nin bunlar arasında en mühim eseri Tarikat-i Muhammediye isimli mev'izeye ait kitabdır; bazı risaleleriyle bazı mütalaaları Ebussuûd Efendi ile Bilâl-zade tarafından çürütülmüştür. Birgivî 981 H./ 1573 M. de Birgi’de vefat etmiştir.
Birgivî'nin eserleri XVII. yüzyıldaki bazı vâizlerin ellerine geçip bunu kendi ipliklerini boyamalarına alet edip suret-i haktan görünmek suretiyle menfaatler elde etmişlerdir. Bu Kadızadelilerin başında meşhur Küçük Kadı-zâde denilen Balıkesirli Mehmed Efendi gelmekte olup mahlası kurduğu teşkilâta ad olmuştur.
Küçük Kadı-zâde
Kadılardan Doğanı Mustafa Efendi'nin oğlu olan Kadı-zâde Mehmed Efendi 990 H. / 1582 M.'de Balıkesir'de doğmuş; memleketinde Birgivî talebelerinden ders görmüş İstanbul'a gelerek tahsilini bitirip icazet almıştır; Kadı-zade bir ara, Tefsirî demekle meşhur Terceman Yunus tekkesi şeyhi Ömer Efendi 'ye intisap ettiyse de meşrebine muvafık gelmediğinden bir müddet sonra çekilerek kürsülerde vaaz ve nasihat etmeğe başlayıp serbest ve güzel söz söylemesi ve avamı cezb ve celb etmesini bilmesi sebebiyle az zamanda meşhur olmuş ve bu şöhreti ile saray adamlarına ve onlar vasıtasıyla pâdişâha çatmış ve 1041 H./1631 M. de Ayasofya Camii'ne vaiz olmuştur.
Kadı-zâde kurnaz, cerbezeli ve çok hırslı bir şahsiyet olup Sultan Ahmed'in ölümünden sonraki vaziyetlerden, hükümetin sıkışık durumundan ve halkın bunaltısından istifade ile şeriatin savunucusu olarak kendisini gösterip bütün hataların şer'-i şerife aykırı hareketlerden ileri geldiğini ilân ile İstadbul’u birbirine katarak bir kısım ayak takımını hükümete ve şeriate mugayir saydığı tarikatlere karşı cephe aldırmağa muvaffak olmuştur.
Kadı-zâde'nin Görüşü
Çok haris olan Kadı-zade vaazlarıyla kendisini gösterdikten sonra arzusu olan saraya çatmağa muvaffak oldu ; IV. Murad'ın sevgisini kazandı; pâdişâhın tütün yasağını bahane ederek İstanbul’da temizlik yapmasında âmil oldu; devlet idaresini ele alan pâdişah'ın tütün kullanmayı men eylemesi üzerine Kadı-zâde bundan istifade ile pâdişâhın men eylemesiyle tütünün haram olduğunu beyan eylemek suretiyle hükümdarın fermanına destek oldu.
Kadı-zâde'ye tütün ve kahvenin Allah tarafından haram edilmemiş olduğu söylendiği zaman "ulül-emr olan pâdişâhın men etmesiyle terki lâzım gelir, dinlemeyenler katlolunur" diye sudan cevap verdi; bu sayede Sultan Murad tütün yasağı bahanesiyle haklı, haksız çok adam öldürdü; bu hususta Naîma şöyle diyor:
"Fermân-ı mülûkânelerin tenfiz için bî-nihaye halkı katletmeğe Kadı-zâde'yi siper edip satvet ve mehabetleri âlem-gir oluncaya dek nice bin derdmend-i bî-günahı şimşir-i gazab ve siyaset ile tebah etmişlerdi”
Kadı-zâde'nin mücadelelerinden biri de Sofiye ricali ile uğraşmak olmuş; devran ve semaın haram olduğunu iddia etmiş ve bu iddiası kendisinden sonra gelen tebaası tarafından asabiyet tehditle takip olunmuştur.


