Kabil, kimselere nasip olmayan bir sürü imkânlarla dünyaya
gelmiştir. Bu imkânlar arasında insanlığın ilk baba ve annesinin,
kendisine öz anne ve baba olması vardır. Baba aynı zamanda
Allah'ın Peygamberidir. Kendi çocuklarına din talimi
yapacak, doğru yolu gösterecektir.
Bu arada Kabil'e fena manada örnek olacak hiçbir malzeme ve
şahıs mevcut değildir. En büyük ihtimalle yirmi biri erkek, yirmi
biri kadın olan kırk iki kişilik bir dünyada, dünyaya gelen ilk
insandır. Fakat ona babanın peygamber olması fayda vermemiş,
kıyamet günü cehennemin kapısını İblis'ten sonra zorlayan ilk
insan olma gibi bir fena sonuçtan kurtaramamıştır.
Hazreti Âdem, kendi evladını kurtaramayacaksa kimse babasına
veya annesine güvenmemeli, kimse evladını azabdan kurtaracağı
vehmine kapılmamalıdır. İlk insandan son insana kadar geçerli olan
"adalet ölçüsü, eşitlik ölçüsü herkes için aynı olacaktır."
Habeşli bir köle de olsa cennet Allah'a itaat edene, şerefli bir
Kureyşli de olsa cehennem Allah'a isyan edenedir.(Son cümle Arapça bir beytin tercümesidir:
El-Cennetü Limen etaahu velev kane abden Habeşiyya Vennaru Limen
asahü velev kane şerifen Kureşiyya")
Şeytan Hazreti Âdem’den hangi kötülüğü gördüğü için düşman
olmuştu? Bu sualin cevabı yoktur. Çünkü Hazreti Âdem daha
kendisine ruh üflenmeden, kupkuru çamur cesed haline yatıp
dururken, ebedi ve amansız bir düşman kazandığının farkında bile
değildi. Sebep ise Allah'ın ikramına nail olmasından ibaretti. Bu
ikram olmasa bu düşmanlık da olmayacaktı. İblis'in açtığı bu haset
çığırı halen devam etmektedir.
Bugün tertemiz bir duyguya, tertemiz bir yaşayışa sahip olan,
hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen ve yanmayan bir nice insan
vardır ki günün birinde hiç beklenmedikleri düşmanlarla karşı
karşıya gelirler. Hayretlere düşerler. Son derece samimi
duygularla kimseye kötülük yapmadıklarını, kötülük
düşünmediklerini söylerler. Bütün bunlar doğrudur. Ancak unutulan
ve hatırlanması icabeden bir gerçek vardır ki "şeytan siret"
insanlar da bu âlemde yaşamaktadır. Bunlar bir başkasının
kendilerinden daha iyi mevkide bulunmasına tahammül edemeyen, iyi
insanlara sırf iyi oldukları için nefret duyan kişilerdir.
Tabiatları şer ile yoğrulmuştur. Bunlar ancak iyi insanlara bir
zarar eriştiği zaman ağızlarında tat bulabilen, onları sıkıntıya
düşmüş de görünce huzur duyabilen mikrop tabiatlı varlıklardır.
İblis'in Hazreti Âdem’e düşman olmasından hangi sebep varsa bunlar
da o çeşitten sebeplerle iyi insanlara düşman olmuşlardır.
İşledikleri bir suç olmadan, yaptıkları bir kötülük bulunmadan
düşman sahibi olan insanlar, Hazreti Âdem’i düşünürlerse teselli
bulurlar. Bu arada Rasulullah Efendimiz'in hayatını inceden inceye
gözden geçirenler, onun insanlığa rahmet ve saadet getirdiğini
fakat bunun karşılığında birçok düşman edindiğini görürler.
Efendimize düşman olmada birbiriyle yarış eden pek çok
Mekkeli müşrik, yarın:
— Hangi kötülüğü sebebiyle düşman olmuştunuz? şeklinde
sorulacak bir sorunun cevabını bulamayacaklardır.
Allah Taala bu gibilerin şerrinden kendi zatına sığınmamızı
emir buyurmuştur. Allah'ım, hasedini bizlere yönelten, gördüğü bir
kötülük olmadığı halde bize düşman olanların şerlerinden Yüce
Zat'ına sığınırız.
Hazreti Âdem’in ve Havva'nın başlarına cennette iken bu
felaketi getiren İblis-Şeytan'ın keyfine diyecek yoktu. Ağzı
kulaklarına varıyordu. Fakat onların bu hale düşer düşmez Cenab-ı
Mevla'dan bağışlanmalarını dilemeleri, tövbe yolunu tutmaları
İblis için büyük bir yıkım olmuş, çalışan fakat ücretini alamayan
bir işçi durumuna düşmüştü.
Asıl maksadı Hazreti Adem'i ve Havva'yı daha ilk hata
yaptıklarında asıl büyük isyana sevketmek ve kendisine
benzetmekti. Onları da günah üzerine günah işlete işlete "artık
tevbe etsem bile affedilme imkanım kalmadı" dedirtip Allah'ın
rahmetinden ümit kesmiş hale düşürmekti. Fakat bu emeline o anda
ulaşamamıştı.
Şurası bir gerçek ki Şeytan, meydanı galip olarak terk ederken
"artık intikamımı dilediğim gibi aldım. Bu iş burada biter"
demiyordu. Bundan böyle hak ve hakikat adına ne varsa onun düşmanı
olacak, onun karşısına duracak, insanları hak yolundan
çevirebildiği kadarıyla gönlü olacak, kulluk yolunu tutan, her
insanın karşısına kendi soyundan bir belayı musallat edecekti.
Nebiler Serveri Efendimiz bu hakikati anlatırken "Sizden her
birinin bir şeytanı vardır" demiştir.
-Senin de Şeytan'ın var mıdır ey Allah'ın Peygamberi?
Denilince:
-Evet vardır. Fakat Rabbim bana yardım eder de onun şerrinden
selamette kalırım, buyurmuştu. (Müslim,
Münafikın 69 C.4/2167, Tirmizi Muhammed b. İsa,
el-Camiu's-Sahih, Mısır, 1968 Rada' 1 7, C.2/411)
Yüce Rabbimizin bir emir ve tavsiyesi de şudur: "Ey
âdemoğulları, şeytan, ana ve babanızı, fena yerlerini kendilerine
göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa
sakın sizi de bir fitneye düşürüp isyan ettirmesin. Çünkü o da,
onun yardımcıları da sizi, kendilerini göremeyeceğiniz şekilde
görürler. Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostu yaptık." (A'raf Sûresi, 7/27)
Bu durumda insan; hayatı boyunca bir kere bile görme imkânına
sahip olmadığı ezeli ve ebedi düşmanına karşı kendini müdafaa ve
muhafaza edecek demektir. Ne zaman, ne taraftan ve nasıl bir
taktikle yapacağı belli olmayan saldırıları karşısında metanetini
muhafaza edecek, hatta zaferi kazanacaktır.
Tabir caizse insan "körebe" oyunundaki gözü bağlı oyuncuyu
temsil etmektedir. Gözleri bağlıdır. Düşman onun çevresinde dönüp
dolaşma imkânına sahiptir. Fırsatını bulduğu anda hiç acımadan
öldürücü darbesini indirmek onun en büyük mutluluğudur.
Bunlara
ilave olarak gözü bağlı insan, düşmanını yakaladığı takdirde onu
tutup bırakmama imkânına sahip değildir. Bu düşmanın hapsedilmesi,
dövülmesi, hakaret edilmesi, öldürülmesi... imkansızdır. Ayrıca bu
düşman; bir kere, on kere, yüz kere isyan ettirmekle yetinmeyen,
yeter demesini bilmeyen yahut üst üste yaptığı teşebbüslerin
sonucu olarak "Bu adam çetin cevizmiş" deyip çekilmeyi hiç
düşünmeyen, iyiliyle kötüsüyle, kadın ve erkeğiyle her dereceden
her insana karşı bitmez tükenmez bir kin ve nefretle düşman...
Bütün bunlara ilave olarak yüz defa mağlup olduğu takdirde "artık
yeter" deyip meydandan çekilme âdeti de yok...
O halde bu mücadele eşit şartlar altında yapılıyor mu?
Bir başka ifadeyle insanın kendini koruyabilmesi, hatta İblis'i
mağlup edebilmesi imkanı var mıdır?... Varsa onunla yapılacak
mücadelede tutulacak yol nedir?
Bu yolu gösterme hakkı sadece ve sadece Yüce Allah'a ve Allah
Teala'nın ahkamını beyan için gönderilen peygamberlere aittir.
Hayat düzenini Allah'ın kitabına ve Rasulullah Efendimiz'in
sünnetine göre ayarlayan insanın İblis'e karşı eninde sonunda
zaferi kazanacağında şüphe yoktur. Çünkü Mevlamız derdi yaratırken
dermanını da yaratmış, hastalığı ortaya koyarken reçetesini de
düzenlemiş, insanı gücünün yetmeyeceği bir düşman karşısında
bırakmamıştır. Hasılı Allah Teala insana "sakın şeytan sizi bir
fitneye uğratmasın" buyururken, insanı bir cüce, İblis'i de alt
edilmesi imkansız bir kudretin mümessili yapmamıştır. Bu sebeple
İblis ve insan arasındaki mücadele "Dev-Cüce mücadelesi" olarak
değerlendirilmemelidir.
Evet İblis'i görmemiz mümkün değildir. Ayrıca varlığımızda
saklı bulunan şehvet, mal mülk ve mevki hırsı. gibi duygular onun
için paha biçilmez bir mezra (ekenek) durumundadır. O çeşitten
olan duygularıyla yakaladığı insanları çoğu defa mağlubiyete
uğratır, yerden yere çalar ve insan, aklı başına geldiği zaman
nice bataklıklardan geçmiş olduğunu hayretle görür.
Bununla beraber Cenab-ı Mevla insanı İblis için kolayca ele
geçirilen bir av durumunda yaratmamıştır. Onun insana saldıracağı
yolları birer birer tıkamış, insanı tuzağa düşürebileceği her yere
dikkat işaretleri ve ikaz lambaları koymuştur. Söz gelimi İblis
insanın şehvet duygusundan istifade edecek, gayri meşru ilişkileri
güzel gösterecekse Allah Teala zinayı yasaklamakla bırakmamış,
nikahı meşru kılarak şehvet duygusunu düzene koyacak ahkamı
belirlemiştir. Nerede bir haram varsa orası, İblis'in hücuma
kalkacağı köşe olarak bilinmelidir. Dikkat edilirse haram kılman
her şeyin karşısında onu helal ve meşru yoldan halletme imkanı da
ortaya konmuştur.
Bütün bu tedbirlerin ötesinde insan bilerek yahut
bilmeyerek hata etti de İblis'in tuzağına düştüyse kendisine
tevbeye sarılma imkanı tanınmıştır ki, samimiyetle yapılan bir
tevbenin sonucu, o hatayı hiç yapmamışçasına bir temizliktir.
Tevbenin ardından iyi amellerle yapılan desteklemenin sonucu ise,
eksinin artıya çevrilmesi gibi bir durum arzeder ki bunun manası
defterin sol tarafında ve günah olarak tespit edilenlerin bu defa
defterin sağ tarafına sebep olarak işlenmesidir. Yüce Mevla'nın şu
mübarek sözleri, Kur'an-ı Kerim'in Fürkan süresinde yer almıştır:
"Ancak tevbe edip de imanını pekiştiren, salih ameller işleyen
kimseler... İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere
çevirir. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir." (Furkan Sûresi, 25/70)
Bu arada yapılan bir iyiliğin en azından on defa yapılmışçasına
değerlendirilmesi de, üzerinde durulacak bir husustur.
Cenab-ı Hak bu gibi tedbirlerle insana olan ikramını devam
ettirirken, ümitsizliğe kapılmasını da önlemiş oluyor.
İki devlet arasındaki sınır bazen toprak altına gömülen
mayınlarla tehlikeli hale getirilir. Dış görünüşü itabariyle hiç
bir tehlike arzetmeyen bu bölgeden elini kolunu sallayarak
geçmenin manası, her adımda ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmek
demektir. Ancak, bu bölgenin mayın haritasını alan ve haritaya
göre adım atan insan için tehlike söz konusu değildir.
İşte Rabbimizin gönderdiği peygamberler insanlara, sınırı
tehlikesiz geçirecek olan plan ve haritayı getiren büyüklerdir.
Rasulü Ekrem Efendimiz'in ardınca giden, hareketlerini ona göre
ayarlayan insan için hayat yolu, selametle ve İblis'e karşı
zaferle bitecektir.
İblis'in gücü inkar edilmez. Tıpkı elektriğin gücünün
inkar edilmediği gibi. Ama elektrik karşısında bir kısım
maddelerin iletken, bir kısmının yalıtkan olduğu da bir gerçektir.
Eğer elektrik hakkında söz konusu olanların sözü dinlenirse
demirden bakırdan rahatça geçen elektriğin incecik bir naylonun,
ipeğin karşısında teslim olduğu görülür. Yirminci asır
medeniyetini elektriksiz düşünme imkanına sahip değilsek, bunlar
Allah'ın elektrik hakkında koyduğu ahkamı anlatan mühendislerin
sözlerinin dinlenmesi sebebine dayanır. Bugün pek çok sahada
hizmetçi olarak kullanılan elektrik, en küçük ihmal sonucu
Öldürücü bir silah olarak ortaya çıkıverir.
Yanan bir gaz lambasını, bir ateşi, bir tüpgaz ocağını, bir
elektrik lambasını söndürmenin ayrı ayrı yolları olmalıdır. Ateşin
üzerine dökülen su onu söndürür. Ama tüp gaz ocağını suyla
söndürmeğe çıkmak tehlikeli neticeler verir. Bir gaz lambası
üfürülerek söndürülür fakat bir elektrik lambasının söndürülmesi
daha başka türlü olmalıdır.
Kısacası İblis'le mücadele, İblis'i en iyi şekilde tanıyan,
onun zayıf taraflarını iyi bilen, hangi yoldan sırtının yere
getirileceği konusunda söz sahibi olan Yüce Mevla'nın
tavsiyelerine göre yapılmalıdır. Bir başka ifadeyle İslam dini
ahkamının güzelce tatbikatı, aynı zamanda İblis'le yapılan en
başarılı mücadele demektir.
Hazreti Adem ve Havva yasak edilen meyveyi yedikleri zaman
üzerlerinden cennet elbiseleri gitmiş, edeb yerleri ortaya
çıkmıştı. Derhal cennet yapraklarına sarılmışlar, örtünmeğe
çıkmışlardı. (Ta-ha Sûresi, 20/121)
Rivayete göre Hazreti Adem, alabildiğine koşmaktaydı. Cenab-ı
Hakk'ın hitabı geldi:
-Benden mi kaçıyorsun ey Adem?...
-Hayır Allah'ım, utanıyorum. (Taberi,
Tarihu'l-Umemi ve'l-Muluk C. 1/1 88)
Hazreti Adem'i nefes nefese koşturan şey, sadece utanmanın
verdiği şaşkınlıktı. Yoksa o kaçmanın getireceği bir fayda
olmadığını biliyordu. Yaptığı hatanın cezası derhal verildiği için
büyük bir utanç duymuştu.
Onların bu halleri, ileride soylarından gelecek insanlar için
ibret alınması gereken bir ders mahiyeti arzediyordu. Yarın
Cenab-ı Hakk'ın huzurunda defterlerin dağıtılması sırasında aynı
şaşkınlık ve aynı utanç verici durum yaşanacaktır. Bir nice günah
yüküyle oraya gelen insan, kendisine sayısız nimet veren Yüce
Mevla'nın gösterdiği yoldan gitmemenin utancı ve pişmanlığı içinde
kalacak, yüzü kızaracaktır.
Aynı ahkam dünyada iken tatbik edilseydi, gıybet eden kişi,
önünde ölü halde serilmiş kardeşinin etini didiklemekle meşgul
olduğunu görerek kendinden iğrenecekti. (Hucurat Sûresi, 49/12)
Bir hatanın cezasız kalması Hazreti Adem gibi bir zat hakkında
bile mümkün değilse, bir başkası hakkında böyle bir müsamaha
beklenmemelidir. Ancak Hazreti Adem'in tevbesinin kabul edildiği
bir gerçektir. Kur'an ayetiyle sabittir. Bu ise, samimiyetle tevbe
eden ve bir daha o hatayı işlemeyen kimselerin de tevbelerinin
makbul olacağına bir işarettir. Tevbenin kabulü, sadece Hazreti
Âdem için tanınmış bir hak değildir.
İnsanın dünya hayatına bağlılığını temsil yoluyla anlatmak
üzere rivayet edilen şu olay kesin midir bilmiyoruz:
Hazreti Âdem’e soyundan gelecek bütün insanlar gösterildi.
Herkesin eceli de yanında yazılı bulunmaktaydı. Hazreti Âdem kendi
şahsı hakkında bin yıl sürecek Ömrün takdir edildiğini gördü.
Soyundan gelecek insanlar arasında üzerlerine nur yağmışçasına
güzel bir grup insan vardı. Hazreti Âdem:
-Allah’ım, üzerlerinde nur bulunan bu adamlar kimlerdir,
dedi.
-
Onlar kullarıma göndereceğim peygamberlerdir.
Onların içlerinde de biri vardır ki daha bir nur yüzlüdür. Ona
ise ancak kırk yıllık bir ömür tanımıştır.
-Allah’ım, bu içlerinde en nurlu olanlardan biridir. Halbuki
ona sadece kırk yıl ömür verilmiş.
-Ona takdir ettiğim ömür budur.
-Allah’ım, benim ömrümden altmış yılını al ve ona ver.
Hazreti Adem yeryüzüne indiği zaman ömrünü sayıp duruyordu,
azrail ruhunu almak üzere geldiği zaman:
-Acele ettin ey ölüm meleği, henüz ömrünün altmış yılı var,
dedi.
-Hayır, ömrün sona ermiştir. Bu altmış yılı sen Davud'a
vermesini Rabbinden istemiştin.
-Hayır, ben böyle bir şey yapmadım. (ibn
Esir Ali b. Muhammed el-Cezerî, el-Kamil fi't-tarih, Beyrut,
1965, C. 1/150)
-Bunun üzerine Allah Teala Adem'e altmış yılı tekrar geri
verdi, Davud'a verdiğini de geri almadı.(İbn
Esir, 1/151)
Bu rivayetin ihtiyatla karşılanması gerekir. Çünkü
ecel konusunda böyle bir açıklama yapılmış olması düşündürücüdür.
Ancak hayatın sevildiği, ölümün hoş görülmediği konusunda bir
temsil olarak düşünülebilir.
Rasulullah (s.a.s.) Efendimiz, Miraç gecesi muhteşem
yolculuğunu sürdürürken, dünya semasına vardığında Hazreti Adem'i
gördüğünü anlatır. Efendimiz ona selam vermiş o da:
—Merhaba ey değerli oğul, merhaba ey değerli peygamber, diyerek
karşılamıştı.
Hazreti Adem'in sağında solunda geniş bir yer
kaplayan karaltılar vardı. Sağ tarafa baktığında yüzünde
memnuniyet beliriyor, gülüyor, soluna bakınca üzülüyor ve
ağlıyordu.
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz oradan ayrılınca Cibril-i
Emin'e sormuş, Cibril ise, sağında ve solunda bulunan karaltılar
çocuklarının ruhlarıdır. Sağ tarafta bulunanlar cennet ehli
olanlardır, solundakiler cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca
memnun olur, soluna bakınca ağlar, demiştir.(Buhari, Salat 1, C. 1/92)
Kıyamet günü hesabın başlamasından önceki bekleyişin pek uzun
ve pek ağır, pek sıkıntılı olması sonucu olarak mü'minlerden bir
grup toplanır,
—Rabbimizin yanında bizim için şefaatçi olarak
birini bulsak, bulunduğumuz yerden bizi uzaklaştırıp rahata
kavuştursa ne iyi olur, derler.
İlk akla gelen Hazreti Âdem olur. Ona başvururlar.
— Ey Adem, sen insanların babasısın. Allah seni eliyle
yaratmış, melekleri sana secde ettirmiştir. Bize Rabbinin yanında
şefaatçi ol. Bizi sıkıntıda bırakan bu yerden uzaklaştırıp rahata
kavuştursun. Bize cennetin kapısını açsın, derler.
Hazreti Âdem cevap olarak:
—Rabbim bugün pek gadablanmıştır.
Hiçbir zaman bu derece gadablı olmamıştır. Bundan sonra da bu
derece gadablı olmayacaktır. Beni o ağaca yaklaşmaktan nehyetti.
Ben ise isyan ettim. Nefsimi, ancak nefsimi dileyebilirim. Zaten
sizi cennetten çıkaran babanızın yaptığı hata değil midir?
Der.
Hazreti Âdem daha sonra onlara:
—Ben bugün kendi hata ve
günahımı düşünüyor ve böyle bir şefaati dilemekten utanıyorum.
Fakat siz Nuh'a gidin. Çünkü o Allah Teala'nın yeryüzüne
gönderdiği ilk Rasuldür, cevabını verir.(Buhari, Enbiyaa 3, C. 4/105; ibn Mace, Zühd 37, C.
2/1442)
Ve nihayet kıyamet günü Cenab-ı Hak ile Hazreti Adem arasında
geçeceğini Efendimizin haber verdiği bir konuşma şöyledir:
-Ey Adem!
- Emrine hazırım Allah’ım, saadet ve mutluluk vermek sadece
sana mahsustur, hayır senin elindedir.
-Cehenneme gidecekleri ayır.
-Allah’ım, cehennemlik olanların miktarı nedir?
-Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzudur.
Efendimiz bunu haber verdikten sonra ashabı kirama şunu
söyledi:
—İşte bu emrin verilişi anında küçücük çocukların
korkudan saçları ağarır, karnında çocuk bulunarak vefat eden
kadınlar çocuklarını düşürür, "sen insanları sarhoş halde
görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler fakat Allah'ın azabı
şiddetlidir" ayetinde anlatılan durum meydana gelir.
Ashabı Kiram şu soruyu sordu:
-Ey Allah'ın Peygamberi, hangimiz o "bir" olacak. Efendimiz
şu cevabı verdi:
-Sizi müjdelerim, çünkü sizden bir kişiye karşılık Ye'cuc ve
Me'cuc kavminden bin kişi olacaktır.(Buhari,
Enbiya 7, C 4/109)
Allah Teala'nın Hazreti Âdem’i ilk yarattığı anda cennetteki
boyunun altmış zira' olduğu ve cennete gireceklerin de Hazreti
Âdem boyunda olacakları, Buhari şerifin rivayetleri arasında yer
alır.(Buhari, Enbiya 1, C. 4/102)
Hadiste insanların gitgide kısaldıkları da kaydedilmiştir.
Cennetin kendine göre bir kanunu, dünyanın da kendine göre bir
kanunu vardır, bu unutulmamalıdır. İhtimal ki bu kısalma dünyaya
dönüşte olmuş, normal ölçüye gelinmiştir.
Hıristiyanlar Hazreti Âdem’in cennetten lanetlenerek
çıkarıldığı ve bu lanetin onun soyundan bütün insanlara yayıldığı
görüşündedirler. Onlara göre doğan herkes bu lanetin te'siri
altında, suçlu ve günahkar olarak dünyaya gelir. Papazlar lütfeder
ve onu vaftiz etmek suretiyle bu günahtan kurtarırlar.
Cennetten lanetlenerek kovulan Hazreti Âdem değil, İblis'tir.
Lanet "Yevmü'd-din" olan kıyamet gününe kadar onun tepesinde
olacaktır. Hazreti Âdem’in yaratılmasından evvel insanlığın
yeryüzünde devam edeceği meleklere bildirilmiş bir gerçekti.
Allah, yeryüzünde bir halife yaratacağını, daha onun toprağı
dünyadan alınmadan açıkça ilan etmiş bulunuyor.
Yasak ağaçtan yemesi bir hata ise de yaptığı tevbenin kabul
edildiği Kur'an lisanıyla tespit edilmiş bir gerçektir.( Bakara Sûresi, 2/37)
Ayrıca bizim kitabımız "Hiç bir günahkar, bir başkasına ait
günahı yüklenmez" (En'am Sûresi, 6/164) buyurmuştur ki -Haşa- Hazreti Âdem günahkar olsa bile, onun
günahı evladına geçmezdi. Bütün insanların doğuştan günahkar
olduğu inancını telkin ederek insana karamsar bir hayat çizen
Hıristiyan inancı yanında, doğan her çocuğun tertemiz, günahsız
doğduğu inancını yerleştiren İslam Dini, sadece bu yönüyle bile
insanlığın dini olmağa layık değil midir?
Hazreti Âdem’in ilk defa Kabe'yi inşa ettiği şeklinde zayıf
rivayetler vardır. Kur'an-ı Kerim Kabe'yi Hazreti İbrahim ve
Hazreti İsmail'in yaptığını haber verir.(İlk
ayet Bakara Sûresi, 2/1 27)
-Ancak Hazreti İbrahim'in, Mekke vadisine Hazreti Hacer'i ve
Hazreti İsmail'i bırakıp gideceği sırada, henüz Kabeyi yapmadan
yıllarca evvel "Ey Rabbimiz ben zürriyetimden bir kısmını
ekinsiz bir vadide, senin hürmete layık Beyt'inin yanında
yerleştirdim..." diye başlayan duasında Kabe'den söz etmesine
bakılırsa, en azından o zaman Kabe'nin yerinin Hazreti İbrahim
tarafından bilindiği ortaya çıkar. Bu ise ya daha evvel Kabe'nin
Hz. Adem tarafından yapıldığını, yahut iler de Hazret İbrahim'e
burada bir Beyt yapma emrinin verileceğinin vahyedildiğini
gösterir.( İbrahim Sûresi, 14/37)
-Ancak Hz. İbrahim'in, hanımı Hz. Hacer'i ve oğlu Hz.
İsmail'i getirdiğinde orada bina yoktu, temeli de mevcut
değildi.
Rasulullah Efendimizden gelen bir hadisi şerif, Hazreti adem'in
bize kadar ulaşan aziz bir hatırasını şöyle anlatır:
Allah Teala Âdem i yarattı: Boyu altmış zira idi. Sonra ona
dedi ki:
—Git ve şu meleklere selam ver, selamını nasıl
karşılayacaklarına dikkat et. İşte bu senin ve senin soyundan
gelen insanların selamı olacaktır.
Hazreti Âdem onların yanına vardı:
-Esselamü aleyküm, dedi.
-Esselamü aleyke ve rahmetullah, diye cevap verdiler, "ve
rahmetullah" duasını ilave ettiler.(Buhari, Enbiya 1,C. 4/102)
Hazreti Âdem bin yıllık ömrünü tamamladığı zaman geride
bıraktığı insan sayısı epey kabarıktı. Torunlarını, hatta
torunlarının torunlarını görmüş olmalıydı. İki kişiden meydana
gelen bir aile halinden yüzlerce kişilik bir cemiyet haline
ulaşılmıştı.
İlk defa girdiği ve ilahi takdirin bir gereği olarak yaptığı
hata sonucu çıkarıldığı cennete bu defa yine Rabbinin keremiyle ve
alın terini döke döke girecekti. Dünyada geçen hayatı boyunca
gerçek manasıyla cennete layık bir insan olduğunu her haliyle
ispatlamış, Allah'a giden yolu çocuklarına anlatmış, bizzat
yaşayarak göstermişti.
Kur'an'da "Allah Teala Adem'i, Nuh'u, İbrahim hanedanını, İmran
hanedanını seçip ayırmış, üstün meziyetler vermiştir"(Âl-i İmran Sûresi, 3/33) buyrulması
sebebiyle Hazreti Adem'e "Safiyulah" (Allah'ın
seçtiği insan) lakabı verilmiştir.
Şefaat hadisinde "Ebü'l-beşer" (İnsanlığın
babası) denilmiştir. Daha yaratılmadan evvel Yüce Mevla
tarafından "Halife" lakabının verilmesi sebebiyle "Halifetullah"
olarak bilinir. Bu lakablar ise Kur'an durdukça daima hayırla,
minnetle anılmağa değer bir şeref ve fazilet abidesidir.
Hazreti Adem'e vefat emri geldiği zaman Cenab-ı Hakk'a,
kendisinin öleceğini, İblis'in ise kıyamete kadar yaşayıp ardından
güleceğini arz etmiş, fakat Allah Teala ona vahiy yoluyla verdiği
cevapta:
— Sen tekrar cennete gireceksin. O ise kıyamete kadar
gelip geçen insanların sayısınca ölüm acısını tadacaktır. Buyurmuş
ve Hazreti Âdem’i teselli etmiştir.
Hazreti Âdem’in fani âlemi terk etmesi üzerine onun mübarek
cesedi oğulları tarafından mekke'de, Kâbe’nin hemen yakınındaki
Ebu Kubeys tepesine defnedildi. Böylece topraktan alınan aziz
vücudu, netice olarak yine toprağa dönmüş oluyordu. Allah Teala
hiç şüphesiz ona cennete gireceği güne kadar kendisini ilk defa
insanlığa Allah'ı tanıtan bir peygamber olarak ikramını bol bol
yapacaktı.
Hazreti Havva'nın da, kocasından iki yıl sonra vefat ettiği
nakledilir.(İslam Ansiklopedisi, Havva mad. C.
5.1/383) Rahmetullahi aleyha.
Yüce Allah'ın şerefli Halifesine bitmez tükenmez selamlar,
hürmetler, mahabbetler...
Allahümme salli alâ Ademe ve alâ
âlihi ve evlâhihissalihin.
Kaynak:Dç. Dr. A.Lütfi KAZANCI,
Peygamberler Tarihi, İstanbul 1997