el-Burhan Edeb Dua Zamanı
 
 
   
 

  Anasayfa
| Peygamberler Tarihi| 1,2,3,4,5,6

PEYGAMBERLER TARİHİ


Hz. ADEM (A.S.)

Kabil, kimselere nasip olmayan bir sürü imkânlarla dünyaya gelmiştir. Bu imkânlar arasında insanlığın ilk baba ve annesinin, kendisine öz anne ve baba olması vardır. Baba aynı zamanda Allah'ın Peygamberidir. Kendi çocuklarına din talimi yapacak,  doğru yolu gösterecektir.

Bu arada Kabil'e fena manada örnek olacak hiçbir malzeme ve şahıs mevcut değildir. En büyük ihtimalle yirmi biri erkek, yirmi biri kadın olan kırk iki kişilik bir dünyada, dünyaya gelen ilk insandır. Fakat ona babanın peygamber olması fayda vermemiş, kıyamet günü cehennemin kapısını İblis'ten sonra zorlayan ilk insan olma gibi bir fena sonuçtan kurtaramamıştır.

Hazreti Âdem, kendi evladını kurtaramayacaksa kimse babasına veya annesine güvenmemeli, kimse evladını azabdan kurtaracağı vehmine kapılmamalıdır. İlk insandan son insana kadar geçerli olan "adalet ölçüsü, eşitlik ölçüsü herkes için aynı olacaktır." Habeşli bir köle de olsa cennet Allah'a itaat edene, şerefli bir Kureyşli de olsa cehennem Allah'a isyan edenedir.(Son cümle Arapça bir beytin tercümesidir: El-Cennetü Limen etaahu velev kane abden Habeşiyya Vennaru Limen asahü velev kane şerifen Kureşiyya")

***

Şeytan Hazreti Âdem’den hangi kötülüğü gördüğü için düşman olmuştu? Bu sualin cevabı yoktur. Çünkü Hazreti Âdem daha kendisine ruh üflenmeden, kupkuru çamur cesed haline yatıp dururken, ebedi ve amansız bir düşman kazandığının farkında bile değildi. Sebep ise Allah'ın ikramına nail olmasından ibaretti. Bu ikram olmasa bu düşmanlık da olmayacaktı. İblis'in açtığı bu haset çığırı halen devam etmektedir.

Bugün tertemiz bir duyguya, tertemiz bir yaşayışa sahip olan, hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen ve yanmayan bir nice insan vardır ki günün birinde hiç beklenmedikleri düşmanlarla karşı karşıya gelirler. Hayretlere düşerler. Son derece samimi duygularla kimseye kötülük yapmadıklarını, kötülük düşünmediklerini söylerler. Bütün bunlar doğrudur. Ancak unutulan ve hatırlanması icabeden bir gerçek vardır ki "şeytan siret" insanlar da bu âlemde yaşamaktadır. Bunlar bir başkasının kendilerinden daha iyi mevkide bulunmasına tahammül edemeyen, iyi insanlara sırf iyi oldukları için nefret duyan kişilerdir. Tabiatları şer ile yoğrulmuştur. Bunlar ancak iyi insanlara bir zarar eriştiği zaman ağızlarında tat bulabilen, onları sıkıntıya düşmüş de görünce huzur duyabilen mikrop tabiatlı varlıklardır. İblis'in Hazreti Âdem’e düşman olmasından hangi sebep varsa bunlar da o çeşitten sebeplerle iyi insanlara düşman olmuşlardır.

İşledikleri bir suç olmadan, yaptıkları bir kötülük bulunmadan düşman sahibi olan insanlar, Hazreti Âdem’i düşünürlerse teselli bulurlar. Bu arada Rasulullah Efendimiz'in hayatını inceden inceye gözden geçirenler, onun insanlığa rahmet ve saadet getirdiğini fakat bunun karşılığında birçok düşman edindiğini görürler. Efendimize düşman olmada birbiriyle ya­rış eden pek çok Mekkeli müşrik, yarın:

— Hangi kötülüğü sebebiyle düşman olmuştunuz? şeklinde sorulacak bir sorunun cevabını bulamayacaklardır.

Allah Taala bu gibilerin şerrinden kendi zatına sığınmamızı emir buyurmuştur. Allah'ım, hasedini bizlere yönelten, gördüğü bir kötülük olmadığı halde bize düşman olanların şerlerinden Yüce Zat'ına sığınırız.

***

Hazreti Âdem’in ve Havva'nın başlarına cennette iken bu felaketi getiren İblis-Şeytan'ın keyfine diyecek yoktu. Ağzı kulaklarına varıyordu. Fakat onların bu hale düşer düşmez Cenab-ı Mevla'dan bağışlanmalarını dilemeleri, tövbe yolunu tutmaları İblis için büyük bir yıkım olmuş, çalışan fakat ücretini alamayan bir işçi durumuna düşmüştü.

Asıl maksadı Hazreti Adem'i ve Havva'yı daha ilk hata yaptıklarında asıl büyük isyana sevketmek ve kendisine benzetmekti. Onları da günah üzerine günah işlete işlete "artık tevbe etsem bile affedilme imkanım kalmadı" dedirtip Allah'ın rahmetinden ümit kesmiş hale düşürmekti. Fakat bu emeline o anda ulaşamamıştı.

Şurası bir gerçek ki Şeytan, meydanı galip olarak terk ederken "artık intikamımı dilediğim gibi aldım. Bu iş burada biter" demiyordu. Bundan böyle hak ve hakikat adına ne varsa onun düşmanı olacak, onun karşısına duracak, insanları hak yolundan çevirebildiği kadarıyla gönlü olacak, kulluk yolunu tutan, her insanın karşısına kendi soyundan bir belayı musallat edecekti.

Nebiler Serveri Efendimiz bu hakikati anlatırken "Sizden her birinin bir şeytanı vardır" demiştir.

-Senin de Şeytan'ın var mıdır ey Allah'ın Peygamberi? Denilince:

-Evet vardır. Fakat Rabbim bana yardım eder de onun şerrinden selamette kalırım, buyurmuştu. (Müslim, Münafikın 69 C.4/2167, Tirmizi Muhammed b. İsa, el-Camiu's-Sahih, Mısır, 1968 Rada' 1 7, C.2/411)

Yüce Rabbimizin bir emir ve tavsiyesi de şudur: "Ey âdemoğulları, şeytan, ana ve babanızı, fena yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa sakın sizi de bir fitneye düşürüp isyan ettirmesin. Çünkü o da, onun yardımcıları da sizi, kendilerini göremeyeceğiniz şekilde görürler. Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostu yaptık." (A'raf Sûresi, 7/27)

Bu durumda insan; hayatı boyunca bir kere bile görme imkânına sahip olmadığı ezeli ve ebedi düşmanına karşı kendini müdafaa ve muhafaza edecek demektir. Ne zaman, ne taraftan ve nasıl bir taktikle yapacağı belli olmayan saldırıları karşısında metanetini muhafaza edecek, hatta zaferi kazanacaktır.

Tabir caizse insan "körebe" oyunundaki gözü bağlı oyuncuyu temsil etmektedir. Gözleri bağlıdır. Düşman onun çevresinde dönüp dolaşma imkânına sahiptir. Fırsatını bulduğu anda hiç acımadan öldürücü darbesini indirmek onun en büyük mutluluğudur.

Bunlara ilave olarak gözü bağlı insan, düşmanını yakaladığı takdirde onu tutup bırakmama imkânına sahip değildir. Bu düşmanın hapsedilmesi, dövülmesi, hakaret edilmesi, öldürülmesi... imkansızdır. Ayrıca bu düşman; bir kere, on kere, yüz kere isyan ettirmekle yetinmeyen, yeter demesini bilmeyen yahut üst üste yaptığı teşebbüslerin sonucu olarak "Bu adam çetin cevizmiş" deyip çekilmeyi hiç düşünmeyen, iyiliyle kötüsüyle, kadın ve erkeğiyle her dereceden her insana karşı bitmez tükenmez bir kin ve nefretle düşman... Bütün bunlara ilave olarak yüz defa mağlup olduğu takdirde "artık yeter" deyip meydandan çekilme âdeti de yok...

O halde bu mücadele eşit şartlar altında yapılıyor mu?

Bir başka ifadeyle insanın kendini koruyabilmesi, hatta İblis'i mağlup edebilmesi imkanı var mıdır?... Varsa onunla yapılacak mücadelede tutulacak yol nedir?

Bu yolu gösterme hakkı sadece ve sadece Yüce Allah'a ve Allah Teala'nın ahkamını beyan için gönderilen peygamberlere aittir. Hayat düzenini Allah'ın kitabına ve Rasulullah Efendimiz'in sünnetine göre ayarlayan insanın İblis'e karşı eninde sonunda zaferi kazanacağında şüphe yoktur. Çünkü Mevlamız derdi yaratırken dermanını da yaratmış, hastalığı ortaya koyarken reçetesini de düzenlemiş, insanı gücünün yetmeyeceği bir düşman karşısında bırakmamıştır. Hasılı Allah Teala insana "sakın şeytan sizi bir fitneye uğratmasın" buyururken, insanı bir cüce, İblis'i de alt edilmesi imkansız bir kudretin mümessili yapmamıştır. Bu sebeple İblis ve insan arasındaki mücadele "Dev-Cüce mücadelesi" olarak değerlendirilmemelidir.

Evet İblis'i görmemiz mümkün değildir. Ayrıca varlığımızda saklı bulunan şehvet, mal mülk ve mevki hırsı. gibi duygular onun için paha biçilmez bir mezra (ekenek) durumundadır. O çeşitten olan duygularıyla yakaladığı insanları çoğu defa mağlubiyete uğratır, yerden yere çalar ve insan, aklı başına geldiği zaman nice bataklıklardan geçmiş olduğunu hayretle görür.

Bununla beraber Cenab-ı Mevla insanı İblis için kolayca ele geçirilen bir av durumunda yaratmamıştır. Onun insana saldıracağı yolları birer birer tıkamış, insanı tuzağa düşürebileceği her yere dikkat işaretleri ve ikaz lambaları koymuştur. Söz gelimi İblis insanın şehvet duygusundan istifade edecek, gayri meşru ilişkileri güzel gösterecekse Allah Teala zinayı yasaklamakla bırakmamış, nikahı meşru kılarak şehvet duygusunu düzene koyacak ahkamı belirlemiştir. Nerede bir haram varsa orası, İblis'in hücuma kalkacağı köşe olarak bilinmelidir. Dikkat edilirse haram kılman her şeyin karşısında onu helal ve meşru yoldan halletme imkanı da ortaya konmuştur.

Bütün bu tedbirlerin ötesinde insan bilerek yahut bilme­yerek hata etti de İblis'in tuzağına düştüyse kendisine tevbeye sarılma imkanı tanınmıştır ki, samimiyetle yapılan bir tevbenin sonucu, o hatayı hiç yapmamışçasına bir temizliktir. Tevbenin ardından iyi amellerle yapılan desteklemenin sonucu ise, eksinin artıya çevrilmesi gibi bir durum arzeder ki bunun manası defterin sol tarafında ve günah olarak tespit edilenlerin bu defa defterin sağ tarafına sebep olarak işlenmesidir. Yüce Mevla'nın şu mübarek sözleri, Kur'an-ı Kerim'in Fürkan süresinde yer almıştır: "Ancak tevbe edip de imanını pekiştiren, salih ameller işleyen kimseler... İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir." (Furkan Sûresi, 25/70)

Bu arada yapılan bir iyiliğin en azından on defa yapılmışçasına değerlendirilmesi de, üzerinde durulacak bir husustur.

Cenab-ı Hak bu gibi tedbirlerle insana olan ikramını devam ettirirken, ümitsizliğe kapılmasını da önlemiş oluyor.

İki devlet arasındaki sınır bazen toprak altına gömülen mayınlarla tehlikeli hale getirilir. Dış görünüşü itabariyle hiç bir tehlike arzetmeyen bu bölgeden elini kolunu sallayarak geçmenin manası, her adımda ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmek demektir. Ancak, bu bölgenin mayın haritasını alan ve haritaya göre adım atan insan için tehlike söz konusu değildir.

İşte Rabbimizin gönderdiği peygamberler insanlara, sınırı tehlikesiz geçirecek olan plan ve haritayı getiren büyüklerdir. Rasulü Ekrem Efendimiz'in ardınca giden, hareketlerini ona göre ayarlayan insan için hayat yolu, selametle ve İblis'e karşı zaferle bitecektir.

İblis'in gücü inkar edilmez. Tıpkı elektriğin gücünün inkar edilmediği gibi. Ama elektrik karşısında bir kısım maddelerin iletken, bir kısmının yalıtkan olduğu da bir gerçektir. Eğer elektrik hakkında söz konusu olanların sözü dinlenirse demirden bakırdan rahatça geçen elektriğin incecik bir naylonun, ipeğin karşısında teslim olduğu görülür. Yirminci asır medeniyetini elektriksiz düşünme imkanına sahip değilsek, bunlar Allah'ın elektrik hakkında koyduğu ahkamı anlatan mühendislerin sözlerinin dinlenmesi sebebine dayanır. Bugün pek çok sahada hizmetçi olarak kullanılan elektrik, en küçük ihmal sonucu Öldürücü bir silah olarak ortaya çıkıverir.

Yanan bir gaz lambasını, bir ateşi, bir tüpgaz ocağını, bir elektrik lambasını söndürmenin ayrı ayrı yolları olmalıdır. Ateşin üzerine dökülen su onu söndürür. Ama tüp gaz ocağını suyla söndürmeğe çıkmak tehlikeli neticeler verir. Bir gaz lambası üfürülerek söndürülür fakat bir elektrik lambasının söndürülmesi daha başka türlü olmalıdır.

Kısacası İblis'le mücadele, İblis'i en iyi şekilde tanıyan, onun zayıf taraflarını iyi bilen, hangi yoldan sırtının yere getirileceği konusunda söz sahibi olan Yüce Mevla'nın tavsiyelerine göre yapılmalıdır. Bir başka ifadeyle İslam dini ahkamının güzelce tatbikatı, aynı zamanda İblis'le yapılan en başarılı mücadele demektir.

***

Hazreti Adem ve Havva yasak edilen meyveyi yedikleri zaman üzerlerinden cennet elbiseleri gitmiş, edeb yerleri ortaya çıkmıştı. Derhal cennet yapraklarına sarılmışlar, örtünmeğe çıkmışlardı. (Ta-ha Sûresi, 20/121)

Rivayete göre Hazreti Adem, alabildiğine koşmaktaydı. Cenab-ı Hakk'ın hitabı geldi:

-Benden mi kaçıyorsun ey Adem?...

-Hayır Allah'ım, utanıyorum. (Taberi, Tarihu'l-Umemi ve'l-Muluk C. 1/1 88)

Hazreti Adem'i nefes nefese koşturan şey, sadece utanmanın verdiği şaşkınlıktı. Yoksa o kaçmanın getireceği bir fayda olmadığını biliyordu. Yaptığı hatanın cezası derhal verildiği için büyük bir utanç duymuştu.

Onların bu halleri, ileride soylarından gelecek insanlar için ibret alınması gereken bir ders mahiyeti arzediyordu. Yarın Cenab-ı Hakk'ın huzurunda defterlerin dağıtılması sırasında aynı şaşkınlık ve aynı utanç verici durum yaşanacaktır. Bir nice günah yüküyle oraya gelen insan, kendisine sayısız nimet veren Yüce Mevla'nın gösterdiği yoldan gitmemenin utancı ve pişmanlığı içinde kalacak, yüzü kızaracaktır.

Aynı ahkam dünyada iken tatbik edilseydi, gıybet eden kişi, önünde ölü halde serilmiş kardeşinin etini didiklemekle meşgul olduğunu görerek kendinden iğrenecekti. (Hucurat Sûresi, 49/12)

Bir hatanın cezasız kalması Hazreti Adem gibi bir zat hakkında bile mümkün değilse, bir başkası hakkında böyle bir müsamaha beklenmemelidir. Ancak Hazreti Adem'in tevbesinin kabul edildiği bir gerçektir. Kur'an ayetiyle sabittir. Bu ise, samimiyetle tevbe eden ve bir daha o hatayı işlemeyen kimselerin de tevbelerinin makbul olacağına bir işarettir. Tevbenin kabulü, sadece Hazreti Âdem için tanınmış bir hak değildir.

İnsanın dünya hayatına bağlılığını temsil yoluyla anlat­mak üzere rivayet edilen şu olay kesin midir bilmiyoruz:

Hazreti Âdem’e soyundan gelecek bütün insanlar gösterildi. Herkesin eceli de yanında yazılı bulunmaktaydı. Hazreti Âdem kendi şahsı hakkında bin yıl sürecek Ömrün takdir edildiğini gördü.

Soyundan gelecek insanlar arasında üzerlerine nur yağmışçasına güzel bir grup insan vardı. Hazreti Âdem:

-Allah’ım, üzerlerinde nur bulunan bu adamlar kimlerdir, dedi. -

Onlar kullarıma göndereceğim peygamberlerdir.

Onların içlerinde de biri vardır ki daha bir nur yüzlüdür. Ona ise ancak kırk yıllık bir ömür tanımıştır.

-Allah’ım, bu içlerinde en nurlu olanlardan biridir. Halbuki ona sadece kırk yıl ömür verilmiş.

-Ona takdir ettiğim ömür budur.

-Allah’ım, benim ömrümden altmış yılını al ve ona ver.

Hazreti Adem yeryüzüne indiği zaman ömrünü sayıp duruyordu, azrail ruhunu almak üzere geldiği zaman:

-Acele ettin ey ölüm meleği, henüz ömrünün altmış yılı var, dedi.

-Hayır, ömrün sona ermiştir. Bu altmış yılı sen Davud'a vermesini Rabbinden istemiştin.

-Hayır, ben böyle bir şey yapmadım. (ibn Esir Ali b. Muhammed el-Cezerî, el-Kamil fi't-tarih, Beyrut, 1965, C. 1/150)

-Bunun üzerine Allah Teala Adem'e altmış yılı tekrar geri verdi, Davud'a verdiğini de geri almadı.(İbn Esir, 1/151)

Bu rivayetin ihtiyatla karşılanması gerekir. Çünkü ecel konusunda böyle bir açıklama yapılmış olması düşündürücüdür. Ancak hayatın sevildiği, ölümün hoş görülmediği konusunda bir temsil olarak düşünülebilir.

Rasulullah (s.a.s.) Efendimiz, Miraç gecesi muhteşem yolculuğunu sürdürürken, dünya semasına vardığında Hazreti Adem'i gördüğünü anlatır. Efendimiz ona selam vermiş o da:

—Merhaba ey değerli oğul, merhaba ey değerli peygamber, diyerek karşılamıştı.
Hazreti Adem'in sağında solunda geniş bir yer kaplayan karaltılar vardı. Sağ tarafa baktığında yüzünde memnuniyet beliriyor, gülüyor, soluna bakınca üzülüyor ve ağlıyordu.

Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz oradan ayrılınca Cibril-i Emin'e sormuş, Cibril ise, sağında ve solunda bulunan karaltılar çocuklarının ruhlarıdır. Sağ tarafta bulunanlar cennet ehli olanlardır, solundakiler cehennemlik olanlardır. Sağına bakınca memnun olur, soluna bakınca ağlar, demiştir.(Buhari, Salat 1, C. 1/92)

Kıyamet günü hesabın başlamasından önceki bekleyişin pek uzun ve pek ağır, pek sıkıntılı olması sonucu olarak mü'minlerden bir grup toplanır,
—Rabbimizin yanında bizim için şefaatçi olarak birini bulsak, bulunduğumuz yerden bizi uzaklaştırıp rahata kavuştursa ne iyi olur, derler.

İlk akla gelen Hazreti Âdem olur. Ona başvururlar.

— Ey Adem, sen insanların babasısın. Allah seni eliyle yaratmış, melekleri sana secde ettirmiştir. Bize Rabbinin yanında şefaatçi ol. Bizi sıkıntıda bırakan bu yerden uzaklaştırıp rahata kavuştursun. Bize cennetin kapısını açsın, derler.

Hazreti Âdem cevap olarak:
—Rabbim bugün pek gadablanmıştır. Hiçbir zaman bu derece gadablı olmamıştır. Bundan sonra da bu derece gadablı olmayacaktır. Beni o ağaca yaklaşmaktan nehyetti. Ben ise isyan ettim. Nefsimi, ancak nefsimi dileyebilirim. Zaten sizi cennetten çıkaran babanızın yaptığı hata değil midir? Der.

Hazreti Âdem daha sonra onlara:
—Ben bugün kendi hata ve günahımı düşünüyor ve böyle bir şefaati dilemekten utanıyorum. Fakat siz Nuh'a gidin. Çünkü o Allah Teala'nın yeryüzüne gönderdiği ilk Rasuldür, cevabını verir.(Buhari, Enbiyaa 3, C. 4/105; ibn Mace, Zühd 37, C. 2/1442)

***

Ve nihayet kıyamet günü Cenab-ı Hak ile Hazreti Adem arasında geçeceğini Efendimizin haber verdiği bir konuşma şöyledir:

-Ey Adem!

- Emrine hazırım Allah’ım, saadet ve mutluluk vermek sadece sana mahsustur, hayır senin elindedir.

-Cehenneme gidecekleri ayır.

-Allah’ım, cehennemlik olanların miktarı nedir?

-Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzudur.

Efendimiz bunu haber verdikten sonra ashabı kirama şunu söyledi:

—İşte bu emrin verilişi anında küçücük çocukların korkudan saçları ağarır, karnında çocuk bulunarak vefat eden kadınlar çocuklarını düşürür, "sen insanları sarhoş halde görürsün, halbuki onlar sarhoş değildirler fakat Allah'ın azabı şiddetlidir" ayetinde anlatılan durum meydana gelir.

Ashabı Kiram şu soruyu sordu:

-Ey Allah'ın Peygamberi, hangimiz o "bir" olacak. Efendimiz şu cevabı verdi:

-Sizi müjdelerim, çünkü sizden bir kişiye karşılık Ye'cuc ve Me'cuc kavminden bin kişi olacaktır.(Buhari, Enbiya 7, C 4/109)

***

Allah Teala'nın Hazreti Âdem’i ilk yarattığı anda cennetteki boyunun altmış zira' olduğu ve cennete gireceklerin de Hazreti Âdem boyunda olacakları, Buhari şerifin rivayetleri arasında yer alır.(Buhari, Enbiya 1, C. 4/102)

Hadiste insanların gitgide kısaldıkları da kaydedilmiştir. Cennetin kendine göre bir kanunu, dünyanın da kendine göre bir kanunu vardır, bu unutulmamalıdır. İhtimal ki bu kısalma dünyaya dönüşte olmuş, normal ölçüye gelinmiştir.

Hıristiyanlar Hazreti Âdem’in cennetten lanetlenerek çıkarıldığı ve bu lanetin onun soyundan bütün insanlara yayıldığı görüşündedirler. Onlara göre doğan herkes bu lanetin te'siri altında, suçlu ve günahkar olarak dünyaya gelir. Papazlar lütfeder ve onu vaftiz etmek suretiyle bu günahtan kurtarırlar.

Cennetten lanetlenerek kovulan Hazreti Âdem değil, İblis'tir. Lanet "Yevmü'd-din" olan kıyamet gününe kadar onun tepesinde olacaktır. Hazreti Âdem’in yaratılmasından evvel insanlığın yeryüzünde devam edeceği meleklere bildirilmiş bir gerçekti. Allah, yeryüzünde bir halife yaratacağını, daha onun toprağı dünyadan alınmadan açıkça ilan etmiş bulunuyor.

Yasak ağaçtan yemesi bir hata ise de yaptığı tevbenin kabul edildiği Kur'an lisanıyla tespit edilmiş bir gerçektir.( Bakara Sûresi, 2/37)

Ayrıca bizim kitabımız "Hiç bir günahkar, bir başkasına ait günahı yüklenmez" (En'am Sûresi, 6/164) buyurmuştur ki -Haşa- Hazreti Âdem gü­nahkar olsa bile, onun günahı evladına geçmezdi. Bütün insanların doğuştan günahkar olduğu inancını telkin ederek insana karamsar bir hayat çizen Hıristiyan inancı yanında, doğan her çocuğun tertemiz, günahsız doğduğu inancını yerleştiren İslam Dini, sadece bu yönüyle bile insanlığın dini olmağa layık değil midir?

***

Hazreti Âdem’in ilk defa Kabe'yi inşa ettiği şeklinde zayıf rivayetler vardır. Kur'an-ı Kerim Kabe'yi Hazreti İbrahim ve Hazreti İsmail'in yaptığını haber verir.(İlk ayet Bakara Sûresi, 2/1 27)

-Ancak Hazreti İbrahim'in, Mekke vadisine Hazreti Hacer'i ve Hazreti İsmail'i bırakıp gideceği sırada, henüz Kabeyi yapmadan yıllarca evvel "Ey Rabbimiz ben zürriyetimden bir kısmını ekinsiz bir vadide, senin hürmete layık Beyt'inin yanında yerleştirdim..." diye başlayan duasında Kabe'den söz etmesine bakılırsa, en azından o zaman Kabe'nin yerinin Hazreti İbrahim tarafından bilindiği ortaya çıkar. Bu ise ya daha evvel Kabe'nin Hz. Adem tarafından yapıldığını, yahut iler de Hazret İbrahim'e burada bir Beyt yapma emrinin verileceğinin vahyedildiğini gösterir.( İbrahim Sûresi, 14/37)

-Ancak Hz. İbrahim'in, hanımı Hz. Hacer'i ve oğlu Hz. İsmail'i getirdiğinde orada bina yoktu, temeli de mevcut değildi.

***

Rasulullah Efendimizden gelen bir hadisi şerif, Hazreti adem'in bize kadar ulaşan aziz bir hatırasını şöyle anlatır:

Allah Teala Âdem i yarattı: Boyu altmış zira idi. Sonra ona dedi ki:
—Git ve şu meleklere selam ver, selamını nasıl karşılayacaklarına dikkat et. İşte bu senin ve senin soyundan gelen insanların selamı olacaktır.

Hazreti Âdem onların yanına vardı:

-Esselamü aleyküm, dedi.

-Esselamü aleyke ve rahmetullah, diye cevap verdiler, "ve rahmetullah" duasını ilave ettiler.(Buhari, Enbiya 1,C. 4/102)

Hazreti Âdem bin yıllık ömrünü tamamladığı zaman geride bıraktığı insan sayısı epey kabarıktı. Torunlarını, hatta torunlarının torunlarını görmüş olmalıydı. İki kişiden meydana gelen bir aile halinden yüzlerce kişilik bir cemiyet haline ulaşılmıştı.

İlk defa girdiği ve ilahi takdirin bir gereği olarak yaptığı hata sonucu çıkarıldığı cennete bu defa yine Rabbinin keremiyle ve alın terini döke döke girecekti. Dünyada geçen hayatı boyunca gerçek manasıyla cennete layık bir insan olduğunu her haliyle ispatlamış, Allah'a giden yolu çocuklarına anlatmış, bizzat yaşayarak göstermişti.

Kur'an'da "Allah Teala Adem'i, Nuh'u, İbrahim hanedanını, İmran hanedanını seçip ayırmış, üstün meziyetler vermiştir"(Âl-i İmran Sûresi, 3/33) buyrulması sebebiyle Hazreti Adem'e "Safiyulah" (Allah'ın seçtiği insan) lakabı verilmiştir.

Şefaat hadisinde "Ebü'l-beşer" (İnsanlığın babası) denilmiştir. Daha yaratılmadan evvel Yüce Mevla tarafından "Halife" lakabının verilmesi sebebiyle "Halifetullah" olarak bilinir. Bu lakablar ise Kur'an durdukça daima hayırla, minnetle anıl­mağa değer bir şeref ve fazilet abidesidir.

***

Hazreti Adem'e vefat emri geldiği zaman Cenab-ı Hakk'a, kendisinin öleceğini, İblis'in ise kıyamete kadar yaşayıp ardından güleceğini arz etmiş, fakat Allah Teala ona vahiy yoluyla verdiği cevapta:

— Sen tekrar cennete gireceksin. O ise kıyamete kadar gelip geçen insanların sayısınca ölüm acısını tadacaktır. Buyurmuş ve Hazreti Âdem’i teselli etmiştir.

Hazreti Âdem’in fani âlemi terk etmesi üzerine onun mübarek cesedi oğulları tarafından mekke'de, Kâbe’nin hemen yakınındaki Ebu Kubeys tepesine defnedildi. Böylece topraktan alınan aziz vücudu, netice olarak yine toprağa dönmüş oluyordu. Allah Teala hiç şüphesiz ona cennete gireceği güne kadar kendisini ilk defa insanlığa Allah'ı tanıtan bir peygamber olarak ikramını bol bol yapacaktı.

Hazreti Havva'nın da, kocasından iki yıl sonra vefat ettiği nakledilir.(İslam Ansiklopedisi, Havva mad. C. 5.1/383) Rahmetullahi aleyha.

Yüce Allah'ın şerefli Halifesine bitmez tükenmez selamlar, hürmetler, mahabbetler...
Allahümme salli alâ Ademe ve alâ âlihi ve evlâhihissalihin.

Kaynak:Dç. Dr. A.Lütfi KAZANCI, Peygamberler Tarihi, İstanbul 1997

 

 

Önceki Sayfa Sayfa Başı