Hazreti Âdem’in o ağacın meyvesini yeme sebebi, İblis tarafından Allah adına yemin edilmesi idi. Şayet yemeseydi Allah adına yapılan bir yemine değer vermemiş olacaktı. Sonu felaket bile olsa yedi ve böylece cennetten oldu, diyenler olmuştur.
Bu yolda yapılan bir izah da hoş değildir. Çünkü burada itibar dilecek olan söz, İblis'in yemini değil, Yüce Mevla’nın sözü idi. O mevla ki yaratılacak hiç bir insana yapılmayacak ikramları ona yapmıştı. Kendisine hayat verilmesi münasebetiyle icra edilen büyük ve ilahi merasim, meleklerin tamamına karşı yapılan bir ilim imtihanını kazanmak ve hayatında cennete konmak... Gibi ikramlar hiç bir insan için vaki olmayacaktı. O Mevla ise özellikle bu mel'unu göstererek düşmanı bilmesini emretmiş, sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa perişan olursunuz buyurmuştu. Bu sebeple bir değil bin defa yemin etse ona itibar etmemesi, sadece Cenab-ı Hakk'ın rızasını getirirdi.
Halk arasında şöyle bir rivayet dolaşır: Hazreti Âdem’e yapılan secdeden başlarını kaldıranlar İblis'in secde etmediğini gördüler. Bu durum kendilerini korku ve telaşa düşürdü. Bu defa bir kısmı ikinci bir secde daha yaptılar. Bu ikinci secdeyi yapanlar cennete girecek olanlardır. Yapmayanlar ise cehennem ehlidir. Hazreti Mevlana'nın babası Sultanul Ulema hakkında uydurulan hikâye de yine bu rivayete dayanır. Güya o bir gün pek düşünceli halde otururken, Hazreti Mevlana neden kederli olduğunu sormuş, o da ikinci secdeyi yapıp yapmadığını bilmediğini söylemiş. Hazreti Mevlana ise, o secde anında kendisinin yanında olduğunu ve ikinci secdeyi yapmadığını görünce eliyle arkasından itip secdeye kapandığını söylemiş, Sultanul Ulema ise, bunun şükranesi olarak her ne zaman yanına gelirse ayağa kalkacağını söylemiş. Hatta Hazreti Mevlana'nın tabutu geldiği zaman Sultanul Ulema'nın tabutu ayağa kalkarak ona selama durmuş...
Bunlar aslı ve esası olmayan rivayetlerdir. Çünkü Hazreti Âdem’e secde edenler insanlar değildi. Secde edenlerin içinde bir tek insan yoktu. Hepsi melekti. Meleklerin ikinci defa secdeye vardıklarına dair bir rivayet de yoktur.
Hazreti Adem'e secde etmekle mükellef olanlar sadece meleklerdi. İblis ise melek değildi. Vazifesi olmayan bir iş yapmadığından dolayı neden sorumlu tutuldu?
Allah Teala genel olarak meleklere özel olarak da İblis'e bu görevi vermiş bulunuyordu. Çünkü onun secde etmediği görülünce Allah Teala ona:
— Sana emrettiğim zaman adem'e secde etmekten seni alıkoyan ne idi? sorusunu sormuştu.(A'raf Sûresi, 7/12)
İblis daha önce böyle bir emir almış olmasaydı "emrin muhatabı ben değildim, meleklerdi" demesini becerirdi. Nitekim cevabında pek ileri gittiği, attığı adımını geri çekmediği Kur'an'da açık açık anlatılmıştır.
Allah Teala Şerefli kitabında "Hiç şüphe yok ki onların hayat hikâyelerinde akıl sahibi insanlar için büyük bir ibret vardır. Bu Kur'an uydurma bir söz değildir" buyurur (Yusuf Sûresi, 12/111). Bu sebeple peygamberlerin hayatları takip edilirken hayatının her sahnesinde önemli yeri olan ibretlerin bulunduğu unutulmamalıdır.
Hazreti Âdem topraktan yaratılmıştı. Yüce Mevla: "Sizi topraktan yarattık, toprağa döndüreceğiz. Bir defa daha sizi yine o topraktan çıkaracağız"(Ta-ha suresi, 20/55) buyurmuştur. O halde "evveli toprak, sonu toprak" olan insan, bu ikisi arasında belli bir yükselişe ulaşıyor, bir mevki elde ediyorsa kibir ve gururla başını semalara kaldırmak yerine tevazu ile eğmeli, toprağa bakmalı, bir gün üzerine bastığı toprağın altında çürüyüp gideceğini, toprağa döneceğini hatırlamalıdır.
Hazreti Âdem bu yönüyle insanlığa gerçekten şaheser bir örnektir. Karşısında sayıya hesaba gelmez meleğin secde ettiğini gördükten, ilim ve irfan yönüyle hepsini geride bıraktıktan ve "Allah'ın Halifesi" olarak yaratıldığını öğrendikten sonra bir an için olsun gurur ve kibir yolunu tutmamış, büyüklenme ve böbürlenme ile hiç ilgisi olmamış, sadece Allah'ın kulu olarak yaşama yolunu tercih etmiştir. Eğer bu yolda, büyüklüğüne yakışmayan bir büyüklenme yolu tutulmuş olsaydı, ağaçtaki meyveden yemekle hata ettiğini bildiren Yüce Mevla, ibret-i alem için onu da haber verirdi.
Tevazu (alçak gönüllü olmak, kibirlenmemek) peygamberlerde görülen ortak sıfatlardan biridir. Hiçbir peygamberin kibirli davrandığına dair sahih senetlerle nakledilmiş tek misal yoktur. Eğer büyüklenmek ve kendisini diğer insanlardan üstün görmek insana yakışan bir huy olsaydı, kibirlenmeğe en layık olanlar peygamberler olurdu. Çünkü Allah onlara, diğer insanlara vermediği şeref ve fazileti vermiş, kendilerini diğer insanlardan her yönüyle üstün kılmıştır. Bununla beraber büyüklenme onlara yakışmamışsa bir başka insana yakışması söz konusu olamaz. Efendimiz: "Kim Allah rızası için alçak gönüllü davranırsa Allah onu yüceltir" buyururken, insanlığın kıyamete kadar değişmez ahlak prensibini anlatmış oluyordu.(Aclûni, İsmail b. Muhammed, Keşfu'l-hafa ve Muzilu'l-ilbas, Haleb, ts. C. 2/335)
***
Hata etmenin insana ait bir hususiyet olduğu Hazreti Âdem’in hayatında pek belirgin bir özellik olarak ortaya çıkmıştır. Yüce Mevla insanı hata etmeyecek bir tabiatta yaratmamıştır. İnsan için fazilet hata etmemekte değil, hatasını kabullenerek ısrar etmeyip dönmektedir. Bu sebepledir ki, Fahrü'l-Enbiya ve'i-mürselin Efendimiz "Âdemoğlunun her biri hata eder. Hata edenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir." buyurmuştur. (ibn Mace Muhammed b. Yezid el-Kazvîni, es-Sünen Mısır 1952, Zühd 30, C. 2/1420)
Hazreti Âdem, insan olmasının bir neticesi olarak hata etmiş fakat ardından hemen tövbeye sarılmıştır.
Hazreti Adem'in büyüklüğü ile İblis'in mel'unluğu arasında bulunan en büyük fark işte böyle ortaya çıkıyordu. Her ikisine de hata ettikleri hatırlatılmış, İblis ikinci ve daha büyük bir hata yaparak, asıl hayatı Allah Teala yüklenmeğe çıkmış, yersiz, manasız, mantıksız bir emir verdiğini, değerli olanı değersize karşı secde etmeğe davet ettiğini ileri sürmüştü.
İblis mel'unluğunu ortaya koyarken hadiseyi Allah Teala'dan daha iyi değerlendirdiğini, daha hikmetli olanı kendisinin bildiğini iddia edecek derecede ileri gitmiş, "Allahım yanıldım. Bağışlamanı dilerim" demeye tenezzül etmemişti.
İnsanlığın en büyük meziyetlerine sahip olarak takdim edilen Muhammed ümmetinin(Al-i İmran Sûresi, 3/110) en belirgin vasıflarından biri de hata üzerinde bile bile ısrar etmemektir. Yüce Mevla kamil iman sahiplerini anlatırken "Onlar fena bir iş yaptıkları zaman Allah'ı hatırlarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten Allah'dan başka günahları bağışlayacak olan kimdir? Onlar yaptıkları hatada bile bile ısrar etmezler" buyurmuştur.(Al-i imran Sûresi, 3/135)
Rasulullah Efendimiz pek sevdiği ve "Ey Muaz VALLAHİ seni severim" buyurduğu (Ebu Davud, Vitr 26, C. 2/115)
Hazreti Muaz b. Cebel'e ve pek samimi bir Müslüman olan Ebu Musa el-Eşarî'ye yaptığı vasiyette, Hazreti adem'den kalan bu güzel sünnete uymalarını tavsiye buyurmuş ve "İşlediğin bir günahın ardından iyi bir amel yap. Sonradan yaptığın iyi amel fena olanı mahveder" buyurmuştu.(Tirmizi Muhammed b. İsa. el-Camiu's-sahih, Kahire ts. Birr, 55, C. 4/355)
Tevbe ise, fena amellerden sonra yapılacak iyi amellerden biridir.
Hata etmenin insanın bir özelliği ve hatadan dönmenin de insanın güzel hususiyetlerinden biri olduğunu anlatan Efendimizi dinleyelim: "Ruhumu elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki şayet siz hata etmeseniz, Allah Teala sizi mahveder, hata eden ve ardından da bağışlanması için kendisine yalvaran kullar yaratır, onları bağışlardı"(Ta-Ha Sûresi, 20/118, 119)
Bütün bunların sonucu şudur: İnsan için asıl korkulacak şey hata etmek değil, hata ettiğini farkettikten veya hatırlatıldıktan sonra o hatada bile bile ısrar etmek ve tevbe etmemektir.
Kazaya rıza, yani Allah'ın takdirine razı olma konusunda Hazreti Âdem mükemmel bir örnek olmuştur.
Cennet gibi istenilen her nimetin, istenilenden çok daha mükemmel şekliyle bulunduğu bir âlemden tamtakır bir dünyaya geliştir, adeta çırılçıplaktır. Yiyecek, içecek, barınacak hiçbir şey yoktur. Hayatını devam ettirebilmesi için büyük bir mücadele vermek zorundadır. Gündüz sıcağa, gece karanlığa karşı muadele, açlığa ve susuzluğa karşı mücadele, hiçbirisi ehlî olmayan vahşi hayvanlara karşı mücadele vardır. Halbuki o bir zamanlar, "Senin için cennette acıkmak ve çıplak kalmak yoktur ve sen susamayacaksın, güneş altında kalmayacaksın" (Ta-ha sûresi 20/114–115) buyrulan, yediğini acıktığı için değil zevk için yiyen, içtiğini susadığı için değil zevk için içen, mutluluk içinde yüzen bir insandı. O hayattan ayrılan ve bu hayata geçen insanın yapacağı şey sadece isyandır.
İnsan tabiatı, bulunduğu halin daha iyiye, daha güzele gitmesini tabii bir duyguyla karşılar. Bunu kendisi için lüzumlu bir hak olarak tanır. Bugünkü kazandığının iki, üç misli daha fazla kazanmağa razı olmayan insan yok gibidir. Her gününün bir evvelkinden daha kârlı geçmesi insanların yüzlerinde sevinç alametleri belirtir. Hastalıktan sıhhate, darlıktan bolluğa, fakirlikten zenginliğe geçiş her zaman hoş karşılanmıştır.
Bir de bunun aksi vardır. Güçlü ve kuvvetli halden zayıf ve aciz duruma düşmek, bolluk ve refah devresinden sonra darlık ve sıkıntı dolu bir hayata geçmek, mükemmel işleyen ticaretin iflasa dönüşmesi gibi haller pek çok insanı sızlanmalara, şikâyetlere hatta intihara sürükler. Bu gibi halleri sabırla, tahammülle karşılayabilmek her adamın işi değildir.
Hazreti Âdem ise hayal edilebilecek en üstün bir hayat seviyesinin çok çok üzerinde olan bir nimet yurdunu bırakmış, ona nispetle virane sayılması bile caiz olmayan bir aleme inmiştir. Fakat o, tekrar o nimet yurduna dönebilmek için Rabbine karşı samimi ve gerçek manada saygılı bir kul olmanın en güzel örneklerini vere vere, soyundan gelen insanlara mükemmel bir önder ve örnek olmuştur. Hazreti Adem bu yönüyle düşünüldüğü takdirde her türlü tebrik ve takdire layık bir "Halifetullah" olarak ortaya çıkar. İnanıyoruz ki Cenabı Mevla, Muhammed ümmetinin bir ferdinden ona gönderilen gönül dolusu selam ve muhabbeti, onun mübarek ruhuna ulaştıracaktır.
Hazreti Âdem’in iki oğlu arasında geçen ve feci bir cinayetle biten hadise, insanı uzun uzun düşünmeye sevk eder.
Bugün yaşadığımız dünyada, bin bir problemle mücadele ederek yan yana fakat birbirinden tamamen farklı âlemlerde yaşayan nice aileler vardır.
Bir kısım aile vardır, çocukları istediklerinden daha iyi yetişmiştir. Gül gibi, mis gibi delikanlı olmuşlardır. Pek çok insanın gıptayla baktığı bir edeb ve terbiye numunesidirler. Diğer bir kısım aileler vardır ki çocukları istenilen seviyeyi elde edememiş, ailenin arzu ettiği hayatın ve edebin dışına çıkmış, istenmeyen bir hayat yaşar olmuşlardır.
Şeytan burada araya girer, bu çeşit ailelerin çocuklarına mukayyet olmadıklarını, terbiye edemediklerini söyletir, buna karşılık kendi çocuklarını istedikleri edeb ve ahlak düzeyine ulaştırdıklarım, onların düştükleri hataya kendilerinin düşmediklerini iddia ettirir.
Evladını güzel yetiştirebilen insana düşen, Allah'a hamd etmek, şükretmek, alınan iyi neticenin Allah'ın lütuf ve keremiyle olduğunu her zaman itiraf etmek, din kardeşlerinin çocukları için de aynı neticeleri vermesi için halis niyetlerle Allah Teala'ya niyaz etmektir.
Evladının iyi yetişmesi için pek çok emek sarf eden, pek çok tedbire başvuran bir nice insan bu emelini gerçekleştiremiyorsa bütün kabahati o insana yüklemek insafsızlık olur. Bu kendini beğenmiş olmanın verdirdiği düşüncesizce bir hükümdür.
Uzun yılların verdiği tecrübeyle "büyük lokmayı ye, büyük söz söyleme" diyen büyükler dinlenirse daha ölçülü söz söyleme, daha insaflı düşünme imkanları doğar.
Acaba Hazreti Âdem, katil oğlunu canı neyi isterse yapacak şekilde serbest mi bırakmıştı? Yoksa başından pek çetin bir imtihan geçmiş bir baba olarak çocuklarına güzel öğütler vermiş, doğru olanı öğretmemiş miydi? Normal yoldan düşünüldüğü takdirde hiçbir baba, Hazreti Âdem kadar çocuklarının hidayetini isteyemezdi. Çünkü o, Allah'a itaat edildiği zaman varılacak olan nimet yurdunun içinde bizzat yaşamış, isyan edildiği takdirde görülecek cezayı hem kendi şahsında görmüş, hem de İblis'e ulaşan ebedi lanet cezasının tebliğ edildiği sahneye şahit olmuştu. Kısacası bizim sadece duyarak inandığımız bu gibi durumlar, bizzat onun başından geçen en canlı olaylardı.
Hiçbir insan kendini çocuklarına karşı Hazreti Âdem’den daha şefkatli, merhametli saymaya, daha dikkatli, daha uyanık, daha tedbirli görmeğe çıkmamalıdır.
İblis Allah'a itaat derecesinden şeytanlık derecesine haset ve kibir yüzünden düşmüştü. Kabil de kardeşi Habil'e karşı beslediği haset yüzünden fena bir akıbete uğramıştır. İnsanlık tarihi boyunca, katil evlad Kabil hakkında tek iyi kelime söylenmemiştir.
Rasulü Ekrem (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: "İslam'da iyi bir yol açan kimseye yaptığı bu iyi işin mükafatı vardır, o yolu takip ederek iyilik yapanların mükafatı kadar daha mükafatı da kıyamete kadar devam eder. Kim de İslam'da fena bir yol açarsa bu fena işin günahı vardır, kıyamete kadar o fenalığı yapanların cezası kadar daha ceza yine onun üzerinedir."(ibn Mace, Mukaddime, 14, C. 1/74)
Efendimizin koyduğu bu genel kaide her zaman geçerlidir. Ayrıca şu cümle de Rasulullah Efendimizden nakledilen hadisi şerifler arasında yer alır: "Zulüm yoluyla öldürülen her insandan dolayı Adem'in ilk oğluna, katile verilen günah nisbetinde günah tespit edilir. Çünkü adam öldürme adetini ilk defa o koymuştur."(Buhari Enbiya, 1. C. 4/104)
Hâlbuki Kabil, kendisinden daha yaşlı, daha tecrübeli daha bilgili ve Allah'tan gelen vahiyle, ilhamla desteklenen değerli babasını dinlemiş olsa, "babam benim hakkımda şerli olanı istemez" diyebilseydi bu gibi acı neticelerle karşılaşmayacak ve belki ilk cinayetin işlenmesi için daha nice zaman geçecekti.
Bu hadiseleri düşünürken Allah Teala'nın şu mübarek ve mukaddes hükmünü hatırlamamak elde değil:
"Olur ki siz bir şeyi hoş görmezsiniz. Hâlbuki o sizin için hayırlıdır. Olur ki bir şeyi hoşlanır ve istersiniz o ise sizin için şerlidir. Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz" (Bakara Sûresi, 2/216 62)
Dünya sadece onlarındı. İsteyene istediği kadar yer ve yurt vardı. Yüz binlerce milyonlarca kilometrekarelik sahalarda Âdem ailesinden başka bir aile, bir insan mevcut değildi.
İnsanlık henüz nefes almaya başlamıştı. İşçisi, işvereni fabrikası, devleti, hükümeti olmayan bir dünya, komşusu bile bulunmayan tek ailelik bir insan grubu idiler.
Yirminci asır insanının karşılaştığı problemlerin binde birine bile muhatap olmayan, ihtiyaç listesi bir elin parmaklarını aşmayan bir aileydiler. Gazetenin, sinemanın, televizyonun ve benzerlerinin tesirlerinden tamamen uzak insanlar bir araya gelmişti. Bu ailenin reisliği Safiyyullah (Allah'ın seçtiği insan) ve Halifetullah olarak Hazreti Âdem’e bırakılmıştı.
Ama bu aile geçimsizliğin ilk ve en acı örneğini vermiş, haset ile başlayan anlaşmazlık, bir masumun kanının dökülmesiyle sona ermişti. Allah'ın taksimine razı olmama, büyük sözü dinlememe, nefsin arzularına gem vuramama sonucu, Allah'a isyan edilmiş, babaya karşı gelinmiş, hak çiğnenmiş ve masum kanı dökülmüştü.
Bu kadarcık bir aile içinde bile bunlar olabildiyse, daha sonraki devirlerde bu çeşitten olayların hem de gelişerek devam etmesi pek tabii bir sonuç olarak düşünülmelidir. Çünkü insan sayısı gittikçe artmış, artan insan sayısına göre de ihtiyaçlar ve problemler de bir çığ gibi büyümüştür. Her ailenin kendi iç problemlerinin yanında bir de başka ailelerle olan münasebetleri söz konusu olmuştur. Karşılıklı pek çok hak ve vazifeler oluşmuş, haklar ve vazifeler devletler ve milletler arası bir hal almış, arttıkça artmış, genişledikçe genişlemiştir.
Bu durumda insanlık için dünyada mutlak bir sulh ve sükunun düşünülmesi sadece bir hayalden ibaret olacaktır.
Hazreti Âdem’in cennetten çıkarılması anında "Bir kısmınız diğer kısmına düşman olmak üzere inin"(Bakara suresi, 2/36) hitabı bir hakikat olarak tecelli etmiştir. İlk ailede başlayan bu anlaşmazlık ve düşmanlık, bundan böyle devam edip gidecekti. En son ailenin ilk aileden daha anlayışlı, daha problemsiz olacağını kim iddia edebilir? O halde hadiselere biraz da bu çerçeveden bakmalı, gürültüsüz, patırtısız, herkesin hakkına razı olduğu, herkesin birbirini kardeş gibi sevdiği, fitne ve fesadın tanınmadığı, kurdun koyunla birlikte gezdiği bir dünya düşünmenin sadece hayal olacağı unutulmamalıdır. İlk insanın yaratılmasından bugüne "hak-batıl mücadelesi" hiç hızını kesmeden devam etmiş, bâtılın tamamen sustuğu hakkın kesin hükümran olduğu bir devri insanlık hiç görmemiştir.