Hazreti Âdem bu cinayeti haber aldığında elbet üzülmüş, hem pek çok üzülmüştü. Evladı öldürülen babanın içi kan ağlardı. Ama onu öldüren de kendi evladı olursa bu defa üzüntü katmerleşir, dayanılmaz bir hal alırdı. Hazreti Âdem’in ve Hazreti Havva'nın üzüntüleri işte bu çeşitten olmalıydı.
Bir oğul ki insanlık tarihinin ilk cinayetini işlemiş elini kardeş kanına bulamıştı. Kötülüğün henüz tanınmadığı bir dünyada hased ve kin gibi iki fena huyun tesiriyle bu hale düşmüştü. Bundan böyle o, açtığı çirkin yolu takip edenlerin her birinden dolayı ayrı bir günah kazanacak, Allah'ın huzuruna bedbaht ve perişan olarak varacaktık.(Buhari, Enbiya 1,C.4/104)
Daha dün diyecek derecede yakın bir zamanda baba ve anne, cennet nimetleri içinde yüzerken yaptıkları bir hata ile dünyaya atılmış, onların ilk çocuğu da kanlı bir cinayetin suçlusu olarak cehenneme itilmişti.
İblis'i kendilerine düşman eden ve başlarına bela yağdırmasına sebep olan şey hasetti. Kabil'i de bu cinayette sevkeden şey yine haset olmuştu.
Böylece Yüce Mevla'nın "bir kısmınız, diğer kısmınıza düşman olduğunuz, halde inin"(Bakara Sûresi, 2/36) buyurması üzerinden fazla zaman geçmemiş ve netice, ayeti kerimede bildirildiği gibi olmuştu. Mel'un İblis, cennette başlattığı ve kazandığı intikam savaşının ikinci karşılaşmasını dünyada devam ettirmiş ve bu defa da kesin zafere ulaşmıştı. Birinci adımda baba ve anne cennetten atılmış, ikinci adım evladın cehenneme itilmesiyle sonuçlanmıştı.
Kabil elini kardeş kanıyla kirlettikten sonra muradına erdi mi? Vicdan azabı duymadan huzur içinde yaşadı mı? İstediği kızı alıp hayal ettiği mutluluğu bulabildi mi? Babasından af dileyerek bağışlanmasını istedi mi? Bir kenara çekilip düşündü de "değer miydi kardeş kanı akıtmağa?" dedi mi?
Hazreti Adem, duyduğu derin üzüntünün ötesinde neler yaptı? Kabile ceza verdi mi? Yanından mı kovdu? Beddua mı etti? Onu yine normal bir evlat gibi mi karşıladı?
Peş peşe sıralana bu gibi sorulara Kur'an'da ve Efendimizden gelen sahih hadislerde bir cevap yoktur.
Bazı uydurma rivayetler var. Bir ikisine misal:
Hazreti Adem Mekke'de, çocukları Hindistanda'ydı. Kabil kardeşini öldürdüğü zaman ağaçlar sızlanmağa başladı. Yemekler bozuldu, meyveler ekşidi, sular tuzlandı, yeryüzünün rengi bir tuhaf oldu.
O zaman Hazreti Âdem "mutlaka bir şeyler oldu" dedi ve Hindistan'a geldi, bir de baktı ki Kabil, Habil'i öldürmüş.(Kurtubi, 6/139 Bugünkü Basra'nın bulunduğu yerlere Araplar Hint yurdu (arz-ıHind) derlerdi.)
Bir insanın öldürülmesiyle bu gibi hadiselerin olması bir tarafa baba ve annenin Mekke'de, çocukların Hindistan'da olmaları da ayrı bir mes'ele. Ayrıca bu rivayeti uyduranın arabistan ve Hindistan arasındaki mesafeyi bilmesi çok zor.
Bir başka rivayet: Kabil Habil'i öldürdüğü zaman onu ne yapacağını bilemedi. Cesedini bir çuvala koydu ve boynuna astı, yüz yıl müddetle onu sırtında gezdirdi (Kurtubi,6/141)
Mekke gibi sıcak bir mevkide ölünün bir günde koktuğu belli bir şey... Bu rivayeti uyduranın da hiç sırtında ölü taşımadığı muhakkak. Keşke bu rivayeti uydurmadan evvel bir saatliğine olsun sırtında bir ölü taşısaydı.
Hazreti Adem'in cennete konulması, yasaklanan ağaçtan yemesi, o anda peygamber olduğu veya olmadığı gibi konular üzerinde uzun uzadıya sözler söylenmiştir.
Bazılarına göre Hazreti adem dünyada güzel bir bahçeye konulmuştur. Çünkü cennetin manası bahçe demektir.
Ama bu görüş doğru değildir. Allah Teala, Hazreti Adem'i dünyadan çıkarıp yine dünyaya indirmiş olur. Ayrıca bahsedilen cennetin özel olarak elbiselerinden bahsedilmesi, Rasulullah Efendimiz tarafından da bu konuda açıklama yapılmaması, onların "cennet" denilince ilk akla gelen ve ahirette mü'minlerin gireceği cennete gir diklerini gösterir.
Hazreti Adem'i Hlifetullah olarak yaratan ve kendisine melekleri secde ettirecek derecede ikram eden Allah Tealâ "ey Adem, sen Hanımınla birlikte cennette yerleş."(Bakara suresi, 2/35) buyururken onu bir dünya bahçesinde misafir etmeğe razı olamazdı.
Rasulullah Efendimizden bize nakledilen şu hadisi şerif de Hazreti Âdem’in gerçek manasıyla cennete girdiğini anlatmaktadır: Olay maneviyat aleminde, Hazreti Musa ve Hazreti Adem arasında geçmektedir.
Hazreti Musa:
-Ey Rabbim, kendini cennetten çıkaran ve bizi de mahrum bırakan Âdem’i bize göster, dedi. Allah Teala Hazreti Adem'i ona gösterdi. Aralarında şöyle bir konuşma geçti.
-Sen bizim babamız Adem misin?
-Evet.
-Allah'ın ruhundan üflediği, bütün isimleri öğrettiği ve meleklere secde etmelerini emrettiği ve meleklerin de secde ettikleri Adem sen misin?
-Evet, benim.
-Peki kendini cennetten çıkaracak ve bizi de cennet hayatından mahrum bırakacak bir işi yapmağa (yasak meyveyi yemeğe) seni zorlayan ne idi? Zorun ne idi ki bizi perişan ettin ve insanları bu hale düşürdün?
-Peki sen kimsin?
-Ben Musa'yım.
-İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilen, Allah Tealâ ile arada bir elçi olmadan perde ardından konuşan Allah Teala'nın risaleti ve kelamı ile seçip ayırdığı ve her şeyin açık açık anlatıldığı Tevrat nüshalarını verdiği ve baş başa konuşmak suretiyle lütfedip kendine yakın kıldığı Musa mı?..
-Evet, o Musa.
-Peki sen o kitabta, ben yaratılmadan evvel bu hadiseyi, tesbit edilmiş bir kader olarak bulmadın mı?
-Evet buldum.
-Ben yaratılmadan daha evvel Allah tarafından takdir edilen bir olay sebebiyle beni neden kınıyorsun?(Müslim, Kader: 15, C. 4/2043; Ebu Davud Süleyman b. Eş'as es-Sicistanî, es-Sünen, Mısır, 4/312)
İki peygamber arasında bu olay Hazreti Âdem’in girdiği yerin hakikaten cennet olduğunu göstermektedir. Böyle olmasaydı en azından Hazreti Âdem ona:
—Merak etme, benim girdiğim yer, nihayet dünya bahçelerinden biri idi, diyebilirdi.
Bu arada Hazreti Âdem’e, "Senin için orada acıkmamak ve çıplak kalmamak nimeti vardır. Ve sen orada susamazsın, güneş altında kalmazsın" (Ta-ha 20/118-119) buyrulmuştu. Bunlar dünyada olacak şeyler değildir. Acıkmamak, susamamak... Ancak gerçek cennetteki hayatın özellikleridir.
Cennette yeme ve içme vardır. Fakat bunlar açlığı ve susuzluğu giderme maksadıyla değil, lezzet bulmak içindir.
"Hz. Adem dünyadaki bir bahçede müsafir edilmişti" diyenler, cennete girdikten sonra bir daha çıkılmayacağını göz önünde bulundurdukları için böyle bir tevil yolu tutmuşlardır.
Evet cennete girildikten sonra bir daha çıkma yoktur. Fakat o, öldükten sonra ve ahiret aleminde girildikten sonrası içindir. Hazreti Âdem’in girişi ise özel manada bir giriş ve çıkış olmuştur.
Hazreti Adem'in yasaklanan meyveden yemesi hata denilmesi bile caiz olmayan ufgacak bir kısır sayılmış "Hasenatü'l-Ebrar, Seyyiatül Mukarrebin" denilmiştir.(Kurtubi, 1/309)
Bunun manası ise, "iyi insanların iyidir" diye yaptıkları bazı işler vardır ki, Allah'a pek yakın ve daha iyi insanlar yapsa kusur ve hata olarak değerlendirilir", demektir. Hal böyle olunca Hazreti Adem öyle bir iş yapmıştır ki, bunu normal insanlar yapmış olsalardı kendileri için fazilet bile sayılırdı, demeğe getirilmiştir.
Bu çeşitten açıklamalar gönülleri tatmin edecek, derde şifa olacak açıklamalar değildir. Bu sözlerin isabetli olduğu kabul edildiği takdirde "demek ki Allah Teala, kusur sayılması bile caiz olmayan bir işten dolayı Hazreti Âdem’i ve Havva'yı cennetten çıkarılma cezasıyla cezalandırmış" denilir, "küçük kusura büyük ceza" ise Allah Tealânın şanına yakışmaz. Hazreti Adem'i kusursuz sayma derdi, Allah Teala hakkında yakışmayan düşüncelerin zihinlerde yer tutmasına sebep olmamalıdır.
Bu gibi tutarsız ve dolambaçlı açıklamalar yerine "Yapılan bir hata vardır. Bu hata cennet elbiselerinin üzerlerinden alınmasına ve cennetten çıkarılmalarına sebep olmuştur. Bunlar Hazreti Adem ve Havva için bir mükafat değil, cezadır. Ama Allah Teala kerimdir, kullarını bağışlayıcıdır. İkram edicidir. Yaptığı bir hatadan dolayı peygamberini bağışlaması karşısında ona sual açacak, hesaba çekecek kimse yoktur. Bir kısım mü'minler yaptıkları günahlarından tevbe ettikleri ve ardından salih amel işledikleri takdirde Allah Tealâ onların evvelki günahlarını bile sevaba çevirir. (Furkan Sûresi, 25/70)
Tevbesini en güzel şekliyle yapan Hazreti Adem için böyle bir durum en mükemmel şekliyle olmuştur. Yapılan işin kusur ve hata olması başkadır, tevbe ettikten ve tevbeyi de salih amellerle destekledikten sonra o peygamberin bağışlaması daha başkadır" demek daha uygundur.
"Adem Rabbine isyan etti azdı" (Ta-ha Sûresi, 20/121) "Biz onda bir azm bulmadık"(Furkan Sûresi, 25/115) gibi ayetler de yapılan işin gerçek manasıyla bir hata olduğunun delilidir.
Hazreti Âdem cennette iken, "Levh-i Mahfuz"a baktı. Dünyaya inerse soyundan Muhammed Resulullah (s.a.s.) isminde bir peygamber geleceğini öğrendi. Böyle bir peygamberin babası olma şeref ve saadetini kaçırmamak için kendisine yasaklanan ağaca yaklaştı ve meyvesinden yedi. Onun için önemli olan dünyaya inmek ve Hazreti Muhammed (s.a.s.)'in dünyaya gelmesine imkan tanımaktı. Cennette bulunması yahut bulunmaması ise onun için önemli değildi... Şeklinde bir görüş de vardır.
Bursa Emir Sultan Türbesi'nde bulunan bir levhada bu düşünceler şu kıt'a ile dile getirmiştir:
"Gubar-ı payine almam cihanı ya Rasulallah
Değişmem mûyine heft asümanı ya Rasulallah
Duyunca makdem-i teşrifin Adem sulb-i pakinden
Değişti habbeye bağ-ı cinanı ya Rasulullah"
(Kıt'a bugünkü dilimizle şöyle ifade edilebilir: Ey Allah'ın Peygamberi ayağının tozu karşılığında dünyayı verseler almam. Bir tek tüyünün karşılığında yedi kat göğü vermeğe çıksalar yine değişmem. Adem, temiz soyundan Senin geleceğini ve dünyaya şeref vereceğini öğrendiği zaman cennet bağını bir tek taneye değişmiştir ey Allah'ın Peygamberi. Kıt'a Hafız Muhammed Tevfik imzasını taşıyor)
Bu kıt'ada, Rasulullah Efendimiz'e duyulan sevgi dile getirilmiştir. Şiir olarak, duygu olarak güzeldir, fakat hakikat böyle değildir. Hazreti Âdem o ağacın meyvesini cennetten çıkabilme maksadıyla değil, yediği takdirde melek olacağı yahut edebi hayatı elde edeceği düşüncesiyle yemişti. Kur'an'da anlatılan budur.
Cennetten çıkmayı ve dünyaya inmeyi isteseydi. Cenab-ı Hakk'a arzeder, sebebini beyan ederdi. Bu yol daha makbul, daha memnuniyet verici olurdu. Allah'ın çizdiği hudut çiğnenmez, ezeli ve ebedi düşmana fırsat verilmez, affedilmek için bunca gözyaşı dökülmezdi. Kaldı ki Hazreti Adem tevbesini arzederken böyle güzel bir mazereti ortaya koymaktan aciz değildi.