el-Burhan Edeb Dua Zamanı
 
 
   
 

    Anasayfa
| Peygamberler Tarihi| 1,2,3,4,5,6

RİHİ

PEYGAMBERLER TARİHİ


Hz. ADEM (A.S.)

İnsan tabiatı, insanların ilk baba ve annesinde de en açık şekliyle ortaya çıkmıştı. Onlar da yasak edilenin üzerine gitmiş, yapmaması sıkı sıkıya tenbih edileni yapmışlardı. İnsan tabiatından sökülüp atılması bir bakıma imkansız olan bu özellik, onların başına da felaketler yağdırmıştı.

Eni gökler ve yer kadar olduğu Kur'an'da açıklanan cennet(Al-i İmran Sûresi, 3/133), ucu bucağı olmayan genişliğiyie onlara tahsis edilmişti, peygamberlerin en büyüğü Efendimiz, cennete en son olarak girene, dünyanın on misli genişliğinde yer verileceğini anlatmıştı.(Muhammed b. ismail el-Buharî, el-Camiu's-Sahîh, İstanbul 1315, Ezan 139, C. 1/197)

Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir kimsenin hatır ve hayalinden geçiremediği değerde ve sayısız nimet mevcuttu ve her birinden canlarının istediği kadar faydalanma hakkı tanınmıştı. Yasaklanan yiyecek ise diğerlerinin yanında milyonda bile değildi. Ama bütün bunlar bırakılmış, yasak edilene el uzatılmıştı.

Şu ana kadar Hazret-i Âdem’in sahip olduğu bütün meziyetler ve faziletler Allah vergisiydi. O'nun ikramıyla meleklere "Kıble gah" olmuş. O'nun insanıyla cennete girmiş, O'nun ilhamıyla melekleri geride bırakan geniş bir bilginin sahibi olmuştu. Şahsî gayretiyle, alnını terleterek elde ettiği tek meziyeti yoktu.

Bu defa iblis ile ilahî destek olmadan, baş başa kalmış ve uyanık bulunması için sıkı sıkıya tenbihat yapılmasına rağmen ilk müsabakada kesin bir mağlubiyete uğramıştı.

Demek ki insan, hangi mevki sahibi olursa olsun, Cenab-ı Mevla'nın desteğine muhtaçtı. İblis'e karşı ömür boyu yapacağı mücadelede mağlub olmamak için Rabü'l Âlemîn'in yardımını niyaz etmeli, "Senden olmazsa medeb biz nidelim, gayri kimin kapısına gidelim? Demesini bilmeliydi. Allah Teala'nın yardımın olmazsa "Halifetullah" olarak yaratılan Hazret-i Âdem’in mağlub olduğu İblis mel'ununa kendisinin de mağlub olması içten bile değildi. İşin sonu pek acı bir felaketle bitebilirdi. Hiç kimsenin kendisini Hazret-i Âdem’den daha şanslı olduğunu iddia etme hakkı yoktur.

Hazret-i Âdem göz göre göre aldanmıştı. Karşısındakinin Allah Teala'ya karşı gelen İblis olduğunu biliyordu. Hâlbuki Hazret-i Âdem’in soyundan gelen insan, göremediği, eliyle tutamadığı, sesini işitmediği, hatta nefesini bile hissetmediği düşmanının karşısında kalacak, böyle bir düşmana karşı kendini korumağa, açık vermemeğe çalışacaktı. Bu düşmanı tutup yakalamak, hapse tıkmak, tövbe ettirmek, öldürmek yenilgiyi kabul ettirmek de imkânsızdı. Bu bakımdan insan, amansız ve devamlı bir düşman karşısında bulunduğunu peşinen kabul edecek, düşmanını asla küçümsemeyecekti.

Cenab-ı Allah yasaklanan meyveye el uzatırken yeni bir ihtar ile Hazreti Âdem’i uyaramaz mıydı? Karşısında pek samimi, pek halisane duygulara sahipmiş gibi tuzak kurmakta olan Şeytan İblis'i bir defa daha iç âlemini göstererek tanıtamaz mıydı? Yahut daha önceden İblis'i, cennete giremeyecek, Hazreti Âdem’e yaklaşmayacak hale getiremez miydi?

Bunlar ve benzeri sorular peş peşe gelebilir. Ancak Allah Teala insanı kendi sorumluluğu ile başbaşa bırakmayı takdir etmiş, akıl verdiği, irade verdiği insanı çeşitli kabiliyetlerle donattıktan sonra hayır veya şer yolunu tercih etmekte serbest bırakmış, sorumluluğunun bir manası olmasını murad etmiştir. Yoksa İblis'i hiç yaratmaması, yaratsa bile onu kullarına zarar veremez hale getirmesi Allah Teala için mes'ele bile değildi.

"-Ey Âdem, Allah Teala sizin ilk melek olmanızdan, yahut ebedi hayatı elde etmenizden çekinerek, bu ağaca yaklaşmanızı yasakladı."

İblis tarafından söylenen bu söz karşısında Hazreti Adem:

-Hadi oradan bre mel'un, Allah Teala'nın bunca meleğe arasına iki melek daha katılsa mülkünde ne artar, ne eksilir? diyememişti.

-Sayıya hesaba gelmez meleklerini bana secde ettirmişken ben hangi akla dayanarak melek olmayı arzu edeyim?., demesi gerekmez miydi?

-Sen daha dün, Allah Teala'nın huzurunda, insanları azdıracağına dair alabildiğine yemin eden mel'un değil misin? Rabb'ine karşı duran, ona kafa tutan bir lanetlinin sözlerine ben nasıl itibar ederim? Diyebilirdi.

***

Bir başka cihetten düşünülürse İblis, Hazret-i Adem'i tuzağa düşürmek için bütün gücünü seferber etmişti. Nereden ve nasıl yakalayacağını inceden inceye hesap etmiş, plan ve programını hazırlamış durumdaydı. Halbuki Hazret-i Adem henüz hilenin manasını bilmiyordu. İblis'in bu kadar kısa zamanda harekete geçeceğini, böyle bir tuzak hazırlayacağını belki de düşünmüyordu.

İblis (Şeytan) daha önce Allah'ın rahmetinden kovulduğu halde cennete nasıl girdi? Yasak olan ağaç ne ağacı idi?

Bu sorulara verilen cevapların tutarsız ve yetersiz olduklarını kaydetmekte fayda vardır. Kur'an'da ve Efendimiz'in sahih sünnetinde bu suallerin cevaplarını bulamıyoruz. Şeytan yılanın ağzında olduğu halde cennete girdi, yenilen ağaç buğday ağacı idi, gibi açıklamalar daha çok Yahudilerden öğrenilen başı sonu olmayan bilgiler arasında bulunmaktadır.

Bu suallerin doğru cevaplarını bulduğumuz takdirde ise, elde edilebilecek olan sadece merakların giderilmesidir, ahlak ve amel sahasında getireceği bir faydası yoktur.

***

Hazreti Adem son derece pişmandır. Hanımı Havva da öyle. Onun pişmanlığına bir de, kocasını yasak meyveden yemeğe teşvik etmesi ilave edilmelidir.

Bu nimet yurduna girdi gireli cennet elbiseleri ile dolaşan Hazreti Âdem, çırılçıplak kalmanın verdiği utanç içinde bulduğu yapraklarla edeb yerlerini örtmeğe çalışırken Cenab-ı Hakk'ın hitabı da erişti:

— Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size açıktan açığa düşmandır, demedim mi, diyordu.

Evet... Aynen öyle demişti. Adının Adem olduğunu bildiği kadar kesin bir şekilde böyle dediğini biliyor ve hatırlıyordu. Hissettiği tarif edilmez pişmanlık duyguları içinde ellerini kaldırdı:
"-Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhametle muamele etmezsen elbet perişanlığa düşenlerden oluruz." diye yalvarmağa başladı. Gözlerinden akan yaşlar bu duayı en samimi duyguların eşliğinde yaptığını göstermekteydi. Hanımı Hazreti Havva, bu mübarek sözleri aynen tekrarlıyordu.(A'raf Sûresi, 7/23)

Bu dua da Hazreti Adem'e, Rabbü'l Âlemîn'den gelen bir ilhama dayanıyordu.(Bakara Sûresi, 2/37)

Kur'an-ı Kerim onların bu dua ile yalvardıklarmı anlatıyor. Bunun haricinde olmak üzere Hazreti Adem'in, arş-ı a'la'nın bir kenarında "Muhammed Rasûlullah" ibaresini gördüğünü ve "Allahım, Muhammed Rasûlullah hürmetine bağışla" şeklinde dua ettiği rivayeti de var.(Kurtubi, 1/324)

Can ve gönülden, gerçek bir pişmanlığın eşliğinde yapılan bu dualar Cenab-ı Mevla'nın onları bağışlamasına sebep oldu. Fakat artık cennet hayatı sona ermişti. Yaptıkları tek ibadet ve alınlarından akıttıkları tek damla ter olmaksızın, sırf Cenab-ı Hakk'ın bir ikram ve ihsanı olarak girdikleri cennetten böyle talihsiz bir olay sonucu çıkacaklardı. Bir daha girebilmeleri için ömür boyu süren çetin bir imtihanı, alınlarından ter döke döke kazanmaları, bu nimet yurduna layık insanlar olduklarını ispatlamaları gerekiyordu. Bu olay başka bir yönüyle ele alındığında insan tabiatındaki bir başka gerçek ortaya çıkıyordu: Alın terlemeden elde edilen nimetin kadrinin bilinmeyeceği.. Kendiliğinden gelen nimet cennet bile olsa, ona sahip olmak için ter dökülmediyse netice bu olacaktı. Nitekim hayatın ayrılmaz bir parçası olan temiz havayı her gün akşama kadar teneffüs eden insan gerek havanın ve gerekse onu teneffüs eden ciğerlerin değerini, oksijen tüpüne muhtaç oluncaya kadar gerçek manasıyla anladığını iddia edemez.

Bundan böyle dünyada devam edecek hayatlarında Allah'ın yüce fermanı yine bir tarafa bırakılır ve bu mel'unun sözüne itibar edilirse cennet sadece bir hayal olarak kalacak, cehennem azabı onun yerini alacaktı.

Her şeyiyle sonsuz bir nimet yurdu olan cennete "oradan hepiniz topluca inin"(Bakara Suresi, 2/38) emri ile, gözyaşları içinde veda ettiler. Bundan böyle Hazreti Adem ve Havva'dan üreyecek olan neslin bir kısmı diğer kısmına düşman olacak ve Allah Teala'nın dilediği bir zamana kadar dünyada mekan tutulacaktı.

Rivayete göre Hazreti Adem Seylan Ada'sına, Hazret-i Havva Cidde'ye indirilmişlerdi. Bu yerler kesin olarak peygamber Efendimiz tarafından bildirilen yerler değildir. Birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta olmaları da bu rivayetleri şüphe ile karşılamağa sebep oluyor.

Yıllarca birbirinden ayrı kalan ve devamlı şekilde Yüce Mevla'ya niyaz eden bu iki insan, nihayet kendilerine gelen ilhamla belli bir istikamete doğru yürümeğe başlamışlar ve Mekke'nin Arafat mevkiinde ve bugün "Cebeli Rahme" adıyla bilinen tepede buluşmuşlardı.

Arafat sahrasında, yerden elli metre kadar yükseklikte olan bu tepenin üzerinde, beş metre yüksekliğinde dikilmiş olan beyaz bir taş insanlığın babası ve annesi olan bu iki insanın buluştuğu yerdeki aziz hatırayı temsil için yapılmıştır.

İşledikleri suçun cezası olarak cennetten ayrılmaya, bir de bunca zamanın ayrılığı ilave edilmiş, koca dünya onlar için ikinci bir zindan olmuştu. Görüşecek, konuşacak, dertleşecek tek insanın bulunmadığı dünya her birini diğerine özlettikçe özletmiş, ne yapacağını bilemez hale getirmiştir.

Bu arada Hazreti Adem tarafından "Ey Rabbimiz, biz kendim ize gerçekten yazık ettik. Eğer bizi bağışlamazsan, merhametinle muamele buyurmazsan elbet perişanlığa düşenlerden oluruz." duasına ilave olarak hanımına tekrar kavuşturması için de niyazda bulunduğu muhakkaktır. Aynı dualar Hazreti Havva için de geçerli olmalıdır.

***

Rasuli Ekrem Efendimiz (s.a.s.) veda haccı için geldiğinde bu tepenin eteğinde bulunan kayalıkların yanında durmuş ve meşhur konuşmasını orada yapmıştı. İslam dininin kemale erdiğini bildiren ayetler de o gün orada iken indirilmişti.
Rasullulah Efendimiz, Hazreti Adem'in bir cuma günü yaratıldığını, cuma günü cennete konulduğunu, cuma günü cen­netten çıkarılıp yeryüzüne indirildiğini bildirmişti.

***

Hazreti Âdem’le Havva'nın evlilikleri sonucu olarak her defasında ikiz, biri erkek biri kız olmak üzere yirmi doğumda kırk çocukları olmuştur. Bu ise Yüce takdirin bir neticesiydi. İnsan hayatının normal şartlar altında devam edeceği anlaşılıyordu.(Kurtubi, 6/135)

Bu arada Hazreti Âdem insanlığın ilk babası olduğu gibi ilk mürşidi olma şeref ve saadetini de elde etmişti. Allah Teala'yı çocuklarına tanıtmak, O'na nasıl ibadet edileceğini göstermek onun vazifesiydi.

Anlattıkları arasında mutlaka cennet hayatı da vardı. Bir zamanlar hayallerin bile ulaşmayacağı nimetler içinde yaşadığı günleri çocuklarına anlatmış ve şayet Allah'a karşı isyan bayrağını açmazlarsa o nimetlere kavuşacaklarını bildirmiş olmalıydı.

Meleklere iman, ahirete iman, isyan edenlerin yerinin cehennem olacağı, kardeşler arasında hak ve hukuka riayet, haksızlıktan ve özellikle hasetten çekinme gibi konular Hazreti Adem'in çocuklarna anlattığı şeylerdi. Allah'a karşı saygılı olmanın lüzumunu her peygamber gibi onun da anlattığında hiç şüphe yoktu. Pek tabii olarak onların Allah Teala'ya nasıl ibadet ettiklerini, bugün bizde bulunan ibadetlerden hangisinin onlarda bulunduğunu tafsilatlı olarak bilmiyoruz.

Hazreti Adem'in, çiftçilikle meşgul olduğu, geçimini bu yol ile te'min ettiği rivayet edilir. Bu arada hayvanların da ehlileştirmekte olduğu, çocuklardan en büyük olan Kabil'in çift­çilikle, ikinci oğul olan Habil'in de hayvancılıkla uğraştığı biliniyor.

   ***

Yıllar böyle geçti. Nihayet çocukların evlenme çağı geldi. İlk evlilik, ilk dört çocuk arasında olacaktı. Hazreti Adem, hiç şüphesiz Allah Teala'nın bir ilhamıyla yahut yine onun kendine bahşettiği dürüst bir düşünce neticesi olarak bu dört kardeşi çaprazlama birleştirmeyi uygun gördü. Yani ilk doğan kız ikinci doğumdaki erkeğe, ikinci doğumdaki kız da birinci doğumdaki erkeğe nikah edebilecekti. Böylece eşler arasında az çok bir uzaklık bulunacak, ikiz kardeşlerin evlenmesi önlenmiş olacaktı. İnsan neslinin devamı için bir başka çare yoktu.

Ancak Hazreti Adem'in ortaya koyduğu hüküm, büyük oğul Kabil tarafından kabul edilmedi. Adının "İklimya" olduğu rivayet edilen kızı kendisi için düşünüyor, "herkes kendi kardeşiyle evlensin" fikrini savunuyordu.


Babanın, annenin yaptığı tavsiyeler kulakların birinden girdi, diğerinden çıktı. Hazreti Adem'in bu kararı kendi keyfiyle vermediği hesaba katılmadı. İnsanlık tarihinin ilk genci olan Kabil "Babam benden daha tecrübelidir, doğru ve hayırlı olmayanı bize tavsiye etmez." demesini bilemedi.

Büyüğün ve tecrübelinin sözü kabul edilmediği, aklın gösterdiği yol tutulmadığı takdirde anlaşmazlıkların peşpeşe geleceğinde şüphe yoktu.

Hazreti Adem, daha dün Rabbinin emrini bırakıp İblis'e uyduğu için cennetten çıkarılmışken, bu defa "Kabil'in hatırını kırmayacağım" diyerek doğru olan yolu terk edemezdi. Bu sebeple büyük oğlunu karşısına oturttu, bir daha, bir daha anlattı. Yeryüzünde bir başka aile bulunmadığın için kardeşi kardeşle evlendirmeğe mecbur olduğunu söyledi. Hiç olmazsa ikizleri birbiriyle evlendirme mahzurundan kurtulmak için böyle bir yol tuttuğunu anlattı. Fakat bu anlatılanlar Kabil tarafından makul görülmedi. O iddiasını devam ettiriyor, ikiz kardeşini almakta diretiyordu.

Neticede Hazreti Âdem iki kardeşin de birer kurban takdim etmesini ve kimin kurbanı kabul edilirse "İklima"yı onun almasını teklif etti. Kabul edilen kurban, gökyüzünden inen bir ateş tarafından yakılıp yok edilecekti.

Her iki kardeş de bu teklifi kabul ettiler. Her ikisi de kendilerinin haklı olduklarına inanıyorlardı. Kabil büyük kardeş olmasına karşılık seçme hakkının kendisine ait olması fikrindeydi. Habil ise babası tarafından yapılan eşleştirmenin Allah rızasına daha uygun olduğu kanaatini taşıyordu.

Kabil bir demet buğday getirdi, Habil bir koyun takdim etti. Şahit olarak Hazreti Âdem vardı. Nihayet Allah Teala'nın kabul ettiği hediye Habil tarafından takdim edilen kurban oldu.(Kurtubi, 6/134)

Bu olay Habil'in kalbine şükür duygularını yerleştirirken Kabil'in bakışlarını sertleştirdi, dişlerini gıcırdattı. Allah Tealâ'nın takdirine razı olmak bir tarafa hırçınlığı bir kat daha artmış, baba ve kardeş hukuku diye bir şey tanımaz olmuş, kalbi kin ve nefretle dolmuştu.

Oradan ayrılırken düşündüğü tek şey, işlenmemiş bir suçun intikamını almaktı. Hakkının yendiğine inanıyor, göz göre göre elinden hakkı alman bir insan gibi görüyordu kendini.

Aradan geçen günler onun sinirlerini yatıştıramadı. Aksine kalbinin derinliklerine kadar işleyen hased duygusunun daha da arttığın hissetti. Habil'in varlığını çekemez olmuş, onun vücudunu ortadan kaldırmayınca rahat edemeyeceğini iyiden iyiye anlamıştı. Eğer bu düşman ortadan kalkarsa o zaman yüreğinde alev alev yanan ateş söner, huzur içinde yaşama imkanı elde ederdi.

Habil, kardeşinin içindeki duyguların bu dereceye vardığının farkında değildi. Ona göre mes'ele son derece basitti. Babası tarafından uygun bulunan teklif, kendisince de makul ve makbul görülmüş, ayrıca Allah Teala kendisinin kurbanını kabul buyurmuştu. Ama bir gün Kabil'i ile ıssız bir yerde karşılaştığı zaman sendeledi. Çünkü Kabil, sinirden patlayacak gibiydi. Gözleri çakmak çakmak, alev alevdi. Sanki bu gözlerden fırlayacak olan ateş parçaları Habil'i yakacaktı. Yılan ıslığına benzeyen bir ses, kısa ve öz bir ifadeyle maksadını anlattı:
— Seni mutlaka öldüreceğim... dedi.(Maide Sûresi, 5/27)

Bu söz insanı sendelettirirdi. Çünkü ortada öldürülmeyi icab ettiren bir suç ve kabahat yoktu Bu sözü, ana baba bir kardeşine nasıl söylerdi? Yeryüzünde ilk ailenin ilk çocuğu olan bir insan, haksız yere adam öldürme olayını nasıl düşünürdü?

Bu söz şaka yoluyla da söylenmiş değildi. Her an kapışmağa hazır, her an patlamak üzere bulunan bir barut fıçısı tarafından söylenmekteydi. Habil sükunetle cevap verdi.

—Allah Teala ancak, kendisine saygı duyanlardan kabul eder.(Maide Sûresi, 5/27)

Düşünen bir insan için yerli yerinde, mükemmel bir cevabtı. Ancak cevabın mükemmel olması, temiz düşünceli dürüst tabiatlı insanları tatmin ederdi. Kıyametin kopacağı günde bile, ilk söylendiği gündeki kadar taze ve gerçek olan bu cevap, gözü dönmüş bir kardeşe hiçbir şey anlatmamıştı. Bundan daha anlamsız, bundan daha mantıksız söz olamazdı. Onun aklı fikri sadece alacağı kızda ve o kızla evlenmek üzere bulunan kardeşte idi. Kendisi için uçsuz bucaksız dünyada tek nimet vardı. İklimya ve tek düşmanı vardı:

Habil Bu nimetin ve bu düşmanın ötesinde hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Düşman ortadan kaldırılır ve nimet elde edilirse dünya gerçek manasıyla bir dünya olur, yaşanılacak hale gelirdi. Gündüz bunu düşünüyor, gece bunu sayıklıyordu. Habil'i her gördüğünde içini yakıp kavuran duygular daha da kabarıyor, alev saçan gözlerini ona dikiyor.

— Seni mutlaka öldüreceğim; demekten kendini alamıyordu.

Habil artık bu işin şakaya gelir tarafının kalmadığını kesin olarak inanmış durumdadır. Fakat o kavga ve gürültü adamı değildir. Allah'ın emrine ve takdirine samimiyetle baş koymasını bilecek, Allah'ın huzuruna zalim olarak varmaktansa mazlum olarak varmayı tercih edecek bir insandır. Bir başka ifadeyle ebedî hayatını, geçici dünya derdiyle ifsad etmeyi arzu etmemektedir. Sonu ölümle bitecek olan dünyada nefsinin esiri olmayı ve Rabbü'l Aleminin huzurunda utanç verici bir halde durmayı hiç mi hiç düşünmüyor. Bu düşüncede olduğu içindir ki gönlündeki duygulan şöyle dile getirdi:

— Eğer beni öldürmek üzere sen bana elini uzatırsan ben, öldürme maksadıyla elimi sana uzatacak değilim. Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah'a karşı saygı duyar ve korkarım. İsterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenesin ve cehennem ehlinden olasın. Bu ise zalimlerin cezasıdır.(Maide Sûresi, 5/28)

Konuşma burada bitti fakat mes'ele burada kapanmadı. Bundan sonar Kabil, öz kardeşi ve öz düşmanı olan Habil'i nasıl öldüreceğinin planlarını tasarlamakla günlerini geçirmeğe başladı. Nihayet bir gün muradına erdi ve Habil'i öldürdü. Rivayete göre uyurken bulmuş, başını taşla ezmişti.

Yeryüzünde ilk cinayet ilk öz kardeşten birinin diğerini öldürmesi ile başlamış oluyordu. Toprak ilk defa bir mazlumun kanıyla sulanmıştı. Bir zamanlar Halifetullah'ın yaratılmasında kullanılmak üzere alınan toprağın ilk meyvesi yine toprağa dönmüş fakat bu, normal bir ölümle değil, zulüm ve haksızlık yoluyla olmuştu. Kara toprağa ilk defa girecek olan cesed şehidlik mertebesini elde eden, Allah'a karşı saygılı olmasını bilen bir gencin vücudu olacaktı. İnsanlık tarihi için açılan defterde tesbit edilen ilk ölüm olay bu idi. Şehidler defterinin ilk sahifesinde ve ilk sırasında Habil'in ismi bulunacaktı.

Henüz kırk iki kişilik bir aile durumundaydılar. Hiç kimse ölmemişti. Ölenin cesedinin ne yapılacağı konusunda da kimse bir şey bilmiyordu. Bu sebeple katil kardeş, yerde yatan cesedi ne yapacağını şaşırmıştı. Sağken ona karşı duyduğu kin ve nefret, indirdiği darbelerle sanki kalbinden akıp gitmişti, ama bu defa onun ölüsü başına bela olmuştu. Ellerinin kanı, suyla yıkayınca gitmiş ama gönlünü dolduran sıkıntıya çare bulamamıştı. Bu ceset ortada kaldıkça da sıkıntı artacak, eksilmeyecekti.

Gerçekten de öyle oldu. Bir iki gün sonra ceset kokmağa başlamıştı. Bırakıp gidemiyor, nereye gitse tekrar dönüp dolaşıp onun başına geliyor, "canlı iken bela idin, öldün yine belasın!" diyen bakışlarıyla süzüyordu.

İyice bunalmış, başını ellerinin arasına alarak düşünmeye başlamıştı. Birkaç gün daha böyle kaldığı takdirde artık yanına yaklaşılmaz hale gelecek olan bu cesede bir çare bulmak için zihnini zorluyor fakat hiçbir neticeye yaramıyordu.

Bu sırada üç beş adım ilerisinde çıkan bir karga döğüşü onun ilgisini çekti. Can düşmanı gibi, kıyasıya bir döğüş yapılıyordu. Kim bilir onlar da neyi bölüşemez olmuşlardı. Kabil bir an yerde yatan kardeşini unuttu ve kıran kırana devam eden kavgayı seyre daldı. Şiddetle indirilen gagalar, hasmın tüylerini yoluyor, yakaladığı deriyi koparırcasına çekip silkeliyordu. İkisi de kan rengini almış, siyah oldukları bilinmez hale gelmişti. Takatlerinin iyice tükendiği bir anda idi ki kargalardan biri cansız halde yere serildi.

Diğeri, verdiği amansız savaşın muzaffer kahramanı olarak derin bir nefes aldı, daha sonra toprağı eşelemeğe başladı. Katil karga o sırada kendisinin özel bir vazifeyle gönderildiğini bilmiyordu. Az ötede yaptıklarını merakla seyreden insanın varlığını da hiç hesaba katmıyordu.

Kazı işi süratle devam ediyordu. Yeteri kadar kazdıktan sonra öldürdüğü karganın bacağından yakaladı ve çeke çeke çukura kadar getirdi. Daha sonra kazdığı toprakları onun üzerine atmağa başladı. O zaman Kabil elini alnına vurdu: " Yazıklar olsun bana, kardeşinin cesedini gömebilmek için şu karga kadar olmaktan da aciz kaldım ha!" demekten kendini alamadı.(Maide suresi, 5/31)

Derhal bir çukur kazdı, cesedi indirdi, üzerini yine toprakla örtü. Böylece günlerdir çektiği sıkıntı sona ermiş, düşman gözden ırak olmuştu.

Şehid Habil, şehidler hakkında hiç bir hükmün bilinmediği bir zamanda, fakat şehidlere yakışır şekilde, yıkanmadan, kefenlenmeden defnedilmiş oluyordu. Onun cenaze namazını meleklerin kıldığında hiç şüphe yoktu. Geride kalan baba ve annesiyle artık Yüce Mevla'nın huzurunda ve cennette buluşacak, onları orada görecekti.

Onun kabrinin nerede olduğunu kimse bilmeyecek, belki hiç kimse onu ziyaret etmeyecek. Ama aradan binlerce yıl geçse de aziz hatırası gönüllerde yer tutacak, Yüce Mevla onun hatırasını Hatemü'l Enbiya (s.a.s.) Efendimiz'e indirdiği şerefli kitabında ebedileştirecek, Rabbine gönülden bağlı insanların gönüllerinde onun mübarek ruhuna yönelen rahmet dilekleri bulunacak, "Allah’ım, huzuruna aldığın ilk şehidine ikramını artır, ihsanını yağmur gibi yağdır" diyen gönül erleri bulunacak.

Yüce Allah ona da, ona rahmet dileyenleri de ikramını daim etmeğe elbet kadirdir.

Önceki Sayfa Sayfa Başı Sonraki Sayfa