Nihayet Yüce Dergah'tan, meleklere "Hazır ol!..." anlamına gelen yüce ferman ulaştı:
"Ben onu tesviye ettiğim ve kendi ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secde ile tazîm edin" (Hicr Sûresi, 15/29)
Bu emir, "Allah'ın Halifesi" olacak şerefli varlığın hayat bulması münasebetiyle tertib edilen muazzam törenle ilgili...
Allah bir... Allah'tan başka yaratıcı yok, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ma'bud yok, Allah'tan başka bir varlığı ma'bud bilmek ve ona ibadet etmek yok... Bununla beraber Allah, Hazreti Âdem’e secde etmelerini meleklere emrediyorsa bu emri yerine getirmekten başka çıkar yol da yok. Ancak bu secde yine Allah'a yapılıyor, Âdem burada sadece kıble edinilecek, ona dönülecek fakat secde Allah'a yapılacak...
Sayıya, hesaba gelmeyen ve Yüce Mevla tarafından "İbadün mekremûn" (ikrama layık görülen değerli ve şerefli kullar) (Enbiya sûrezi, 21/26) diye methedilen melekler hep göz kırpmadan hazır olda bekliyor. Gecikmeden, gevşeklik göstermeden bu önemli görevi yerine getirmek üzere gözler hep o toprak cesede dikilmiş... Melek olarak yaratılalı beri bu çeşitten bir görev ilk ve son defa olmak üzere yapılacak... Kerem ve inayeti sonsuz Mevla bu toprağı kendine "Halife" yaparken, bin bir hikmet ve noktada toplanmış...
İblis kendi yaratılışını düşünüyor. Kendisi için yapılmış olan en küçük bir merasimi hatırlamıyor. Hâlbuki şu anda bütün melekler tarif edilmez bir ciddiyet ve ihlas içinde ona secde etmeğe hazırlanıyor. Şu kadarcık varlığa bu derece izzet ve ikramı, bu derece saygı ve tazimi aklın alması imkansız. Bu arada hiçbir meleğin İblis'le meşgul olmaması, hatta varlığıyla yokluğu arasında farkın kalmaması, İblis için darbelerin en ağırı, en acısı...
Nihayet takdir kaleminin belirlediği an geldi. Cenab-ı Mevla kendi ruhundan o toprak cesede üfledi. Ruhun dokunmasıyla birlikte çamurdan yapılan varlığın kıpırdadığı, yerinden doğrulduğu görüldü. O ayağa kalktığı anda ise, ilahî ferman yerine getirildi, geniş bir melek ordusu "Allahü Ekber" diyerek secdeye kapandı. Hazreti Âdem Ka'be gibi ortadaydı. Dört bir taraftan secdede bulunan melekler, Allah'ı tesbih etmekle meşguldü. Merasim en mükemmel şekliyle icra edilmiş, "ALLAH'IN HALİFESİ" olarak yaratılan bu şerefli varlığa karşı, hürmet ve tazim, yine Allah'ın emriyle, en üstün vazife anlayışı içinde dile getirilmişti.
Ancak biri vardı ki dimdik, sırık gibi ayakta duruyor, başlarını secdeye koyan melekleri kin dolu bakışlarla süzüyordu. Yapayalnız kalmıştı. İki dakika önce kupkuru çamurdan ibaret olan şu adama karşı durmak, onu düşman edinmek üzere bir tanesini olsun kandıramamıştı. Ama tek başına da olsa davasını yürütmeyi aklına koymuş bulunuyordu. Elinden gelse ilerleyecek ve Âdem’in göğsüne indireceği şiddetli bir yumrukla içini dolduran kin ve nefreti boşaltmağa çalışacaktı. Ama böyle bir davranışa izin verilmesi beklenemezdi. Allah Tealâ bunca meleği ona secde ettiriyorsa İblis'in gül hatırı için tokat yemesine razı olamazdı.
İblis hâlâ kazık gibi ortada duruyor, hâlâ gözlerinden taşan kin ve nefretle etrafı süzüyordu ki ilahî hitab geliverdi:
—Ey İblis! Ellerimle yarattığım bu varlığa secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlendin mi? Yoksa bu emre muhatap olmayacak yüce varlıklardan mı oldun?...
Özür dilemesi lazımdı. Fakat o içindeki duygulan dile getirdi:
—Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten yarattın, onuise topraktan yarattın, dedi. (Sad Sûresi, 28/75, 76)
Bu yaptığı büyük bir cür'et, eşi görülmemiş bir küstahlıktı. Allah Tealâ'yı, manasız ve mantıksız iş yapmakla suçlamaktı. "Daha değerli ve daha hayırlı olanı, değersiz karşısında secde ettiriyorsun" demekti. Bu söz Âlemlerin Rabbi'ne karşı söylenmemeliydi. Bu sözü söylemenin Allah Tealâ'ya karşı yapılan bir edepsizlik olduğunu İblis mutlaka biliyordu. Ama İblis'in gözü dönmüştü. İçi, sönmek bilmeyen bir kin ateşiyle kavrulmaktaydı. Kimin karşısında bulunduğunu, kime kafa tuttuğunu düşünmeyecek derecede kızmış, köpürmüştü. Sonu ebedî felaket bile olsa duygularını dile getirecek, boynuna lanet halkası geçecek de olsa aslı çamur olan şu insana karşı düşmanlığını yürütecekti.
Allah Tealâ ona, yaptığı küstahlığın cezasını tebliğ etti:
-Çık oradan! Muhakkak ki sen kovulmuş durumdasın. Kıyamete kadar lanetim senin üzerinedir. (Sad Sûresi, 38/77) İblis, kibr ve hasedinin meyvesini böyle derlemiş oluyordu. Attığı adımı geri çekmedi:
-Ey Rabbim, insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, öldürme, dedi.
Bu istek reddedilmedi. "Sen belli bir güne kadar mühlet verilenlerdensin." cevabını aldı. Artık nefesi genişlemişti. İnsanların tekrar diriltilmesinden sonra bir daha ölüm yoktu. Ölmeden de cennete veya cehenneme girilmezdi. Evet bundan böyle kendisi için cennetin adı bile edilemezdi, cehennemden kurtulmak ise en büyük mükafat sayılmalıydı. İnsanların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühleti bunun için istemiş oluyordu. Kesin olarak bildiği ve inandığı bir şey daha vardı: Allah Teala'nın vaadinden dönmeyeceği...
Ama İblis'in unuttuğu bir hakikat daha vardı. Allah Tealâ "Her canlı ölümü tadacaktır." (Ankebut Sûresi, 29/57) hükmünü koymuştu. Bu hükmün dışına çıkacak hiçbir fert yoktu. Bütün meleklerin secde ettiği Halifetullah ölecek, Alemlere Rahmet olarak yaratılan en büyük peygamber ölecek, hatta ölüm meleği Azrail ölecekse, akıl kutusu İblis neden ölmesin?... Zavallı İblis aklına, irfanına güvenmiş, işi aceleye getirmiş, kibir ve hasedinin verdiği sarhoşlukla zaferi kazandığını sanmıştı. Birden dikleşti:
—Senin izzet ve şerefine yemin ederim ki onların hepsini azdıracağım. Ancak Sen'in ihlas nimetiyle ikramını gören kulların benim şerrimden yakalarını kurtaracaklardır. (Sad Sûresi, 18/82)
Beni azdırıp kudurtman sebebiyle Sen'in doğru yolunun üzerinde onlara pusu kurup oturacağım. Sonra onlara önlerinden geleceğim, arkalarından geleceğim, sağ taraflarından, sol taraflarından geleceğim ve Sen onların çoğunu şükreden kullar olarak bulamayacaksın, dedi. (A'raf Sûresi, 7/16,17)
Cenab-ı Mevla:
—Haydi, oradan hor olarak, sürülmüş olarak çık, defol... Yemin ederim ki onlardan her kim senin peşinden giderse kendine yazık etmiş olacaktır. Elbet ve elbet cehennemi sizlerden dolduracağım, cevabını verdi. (A'raf Sûresi, 7/18)
Melekler Allah Tealâ'nın yüceliğini tekrar tekrar ikrar ederek başlarını kaldırırken huzuru ilahîden de mel'un bir varlık olarak İblis çıkmaktaydı. Yaptığı bunca ibadet boşa gitmiş, bunca zaman meleklerin arasında yaşamak ona, meleklere yakışan bir huy kazandırmamış, ilminin ve irfanının faydasını görememişti. Kıyamete kadar tepesine lanet yağacak, o ise insanları Allah'a isyan ettirebildiği derecede mutlu olacak, Âdem’i ve Âdem’in neslinden gelenleri azdırabildiği kadarıyla yanan yüreğine su serpme imkanı bulacaktı.
Hazreti Adem yokluktan varlığa, toprak bir ceset olma durumundan Allah Tealâ'nın halifesi insan durumuna geçerken dillerin tarif edemeyeceği derecede muazzam bir merasimle karşılanmıştı. "Meleklerin hepsi, tamamı secde ettiler" (Hicr Sûresi, 15/30) ayetiyle anlatılan bu merasim, hiç bir zaman, hiçbir şekilde küçümsenemez. Ona yapılan bu ikram, bir insan için ulaşılacak mutluluğun en son mertebesidir. Yüce Mevla'nın nurdan yarattığı ve Kur'an-ı Kerim'de daima medhettiği bu değerli varlıklar onun karşısında kemal-i hürmetle secdeye kapandılarsa Hazret-i Âdem’in Allah yanındaki değeri kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu ona yapılan birinci ikramdı. İblis’in ebedî bir lanetle kovulması olayı da yine ona yapılan ikramın bir başka yönü...
Cenab-ı Mevla Hazret-i Âdem’e olan nimet ve ikramını bu defa ona bütün isimleri öğretmekle devam ettirdi. Bu öğretim, Hazret-i Âdem’e yapılan ilahî bir ilham neticesi idi. Henüz hayat sahasına ayak basmış bulunan Hazret-i Adem bu defa bir anda geniş bir ilme sahip olmuştu.
Bunun ardından melekler bir imtihana çekildiler. Karşılarında pek çok çeşitten varlık yer almıştı. Canlısı, cansızı, katı, sıvı, gaz halinde olanı... Birer birer önlerine geliyordu. Allah Teala onlara:
—Eğer vaktiyle Âdem’in yaratılışı konusundaki sözlerinizde doğru ve gerçekçi iseniz bu varlıkların isimlerini haber verin, dedi.
Melekler seviyesinde fakat onların bilgi hududunu aşan bir imtihan şekli ortaya konmuş oluyordu. Allah'ın hususî bir yardımı olmadan bu imtihanın altından kalkmak imkânsızdı. Bu sebeple melekler:
—Seni noksan sıfatlardan uzak biliriz. Ey Rabbimiz, Sen'in bize öğrettiğin bilginin haricinde bizim bilgimiz yoktur. Hiç şüphe yok ki Sen her şeyi bilensin, her şeyi hikmetle yapansın, dediler.
Meleklere yakışan bu idi. Meleklere yakışan bir edebe cevap vermiş oluyorlardı. Bu defa Hazreti Âdem’e:
—Ey Âdem, onlara bu varlıkları isimleriyle haber ver, buyruldu.
Bu defa o, tek kelimesi bile kendisine ait olmayan ilahi bilgi ile saymağa başladı. Verdiği bilgiler tatmin edici idi. arz edilen her varlığın adını, özelliklerini, neye yaradığını bildiriyor ve bu bilgiler melekler tarafından hayranlıkla takip ediliyordu. Nihayet uzun süren fakat bütün melekleri hayran bırakan intihan bitti. Allah Taala onlara:
—Ben size göklerin ve yerin gaybını bilirim demedim mi? Ben sizin açıkça ifade ettiğinizi de, gizli tuttuğunuzu da bilirim, dedi. (Bakara Sûresi, 2/23)
Melekler Hazreti Âdem’den daha kuvvetli idiler. Nurdan yaratılmışlardı. Pek uzak mesafelere pek kısa zamanda gidip gelme imkânına sahiptiler. Yeme ve içmeleri yoktu. Yaratılışları icabı Allah'a isyan etmenin manasını bile bilmiyorlardı. Bununla beraber şanı yüce Allah, Hazreti Âdem’in ilim yönüyle onlardan üstün olduğunu ortaya koymuştu.
Asırlarca sonra en son ve en büyük Peygamberine indireceği değerli kitabında da "bilenlerin bilmeyenlerle bir olmayacağını" değişmez bir fazilet prensibi olarak tesbit edecekti. (Zümer Sûresi, 39/9)
İlk peygamberi nasıl ilimle üstün kıldı ise, son peygamberine aynı hakikati vahyedecek, hatta kendi zatından başka bir ilahın bulunmadığı gerçeğine ilim adamlarını şahid gösterecekti. (Al-i İmran Sûresi, 3/18)
Yüce Mevla, Hazreti Âdem’i tek başına bırakmamak için ona bir zevce ihsan etti. "Havva" adı verilen bu hanım, Hazreti Âdem’den yaratılmış ve bir rivayete göre Hazreti adem'in kaburga kemiğinden alınmıştı. (Nisa Sûresi, 4/1, Kurtubi, 1/301)
Yalnızlıktan usanan gönlü onunla huzur bulacak, onunla sükûnete kavuşacaktı.
Yüce Mevla'nın bir başka ikramı ona şöyle vahyedildi:
— Ey Âdem, sen hanımınla birlikte cennete yerleş. Cennetin her çeşit nimetinden bol bol, dilediğiniz gibi yeyin, ancak şu ağaca yaklaşmayın. Şayet yaklaşırsanız kendine yazık eden insanlardan olursunuz. (Bakara Sûresi, 2/35)
Daha sonra büyük düşman bir daha tanıtıldı: "Ey Âdem, işte bu İblis, sana ve hanımına düşmandır. Sakın ola ki sizi cennetten çıkarmasın. Yoksa bedbaht olursun. Orada sana acıkmamak ve çıplak kalmamak nimeti vardır. Ve sen orada susamazsın, güneş altında kalmazsın." (Ta-ha Sûresi, 20/117-119)
Yaratılmadan evvel düşmanlığını başlatan ve son insana kadar devam ettirecek olan bu düşman hakkında bu uyarılar yeterli miydi? Bu düşmanlık daha nasıl anlatılırdı?...
Aslında Hazreti Âdem’in gözlerinin önünde cereyan eden secde etmeme olayı ve ardından Allah Teala'nın onu rahmetinden kovması ve lanet etmesi, bunun üzerine de şeytanın Hazret-i adem'i ve soyundan gelen herkesi her türlü çareye başvurarak azdıracağına dair Allah Teala'nın huzurunda yemin etmesi. Evet, düşman en açık şekilde kendini tanıtmış, ayrıca Allah Tealâ tenbih üzerine tenbih ile onun getireceği zararı anlatmıştı.
Hazreti Âdem ve hanımı Havva için cennette mutlu bir hayat başlamıştı. Her bakımdan hoş, her yönüyle mükemmel bir yaşayışın içindeydiler.
Cennet nimet yeriydi, ibadet yeri değildi. Bu sebeple onlar hiçbir ibadetle mükellef tutulmadılar. Ancak ibadetin bulunmaması, itaat etmeğe engel değildi. Verilen emirler, yapılan uyarılar tutulmadığı takdirde hoşa gitmeyen sonuçlarla karşılaşma imkânı vardı. Buna göre; İblis daima düşman olarak bilinecek ve onun tuzağına düşmemeğe gayret edilecekti.
Cenab-ı Mevla'nın özel olarak tayin ettiği ağaca yaklaşmamak icab ediyordu. Kendilerinden beklenen sadece bu iki konuda itaatti.
Bir gün Hazreti Âdem ve Havva, İblisle karşılaşıverdiler. Samimi bir görünüşü vardı. Kendilerine adeta acıyarak bakıyordu. İlerdeki bir ağacı gösterdi:
—Neden bu ağacın meyvesinden yemiyorsunuz? Dedi.
-Allah Tealâ bize bu ağacın meyvesinden yemeyi yasak etmiştir. Hatta bu ağaca yaklaşmamız bile yasaktır.
-Ama ağaç pek güzel, meyvesi de cennette eşi bulunmayacak derecede lezzetlidir. Hiç kimse bu ağaçtan daha güzelini görmemiş, hiç kimse bunun meyvesinden daha tatlısını yememiştir. Sizin de bundan daha tatlısını yiyeceğinizi tatmin etmem.
-Önemli değil. Biz burada cennetin bütün nimetlerinden istifade ediyoruz. Dilediğimiz her şeyden, dilediğimiz kadar faydalanma hakkımız var.
-Peki bu ağacın yanma yaklaşmak size neden yasak edildi bunu biliyor musunuz?
-Hayır, bilmiyoruz?
-"Rabbiniz size bu ağaçtan yemeyi, iki melek olmanızı yahut ebedi hayatı elde etmenizi istemediği için yasak etmiştir."(Araf Suresi, 7/20)
-Yani bu ağacın meyvesinden yiyen melek mi olacak?
—Evet, yahut ebedî hayatı elde edecek. Sizin anlayacağınız ölümsüzlüğün sırrı bu ağacın meyvesindedir.
—Doğru mu söylüyorsun? Bizi kandırmış olmayasın!
—Allah adına yemin. Ederim ki ben sizin hakkınızda hayırlı ve iyi olanı dilemekteyim. (Araf Suresi,7/21)
Daha sonra şeytan içini çekti.
—Acıyorum sizlere dedi. İki günlük ömrünüz bir gün sona erecek, ölüp gideceksiniz. Cennetin bunca nimeti yine böyle kalacak. Hâlbuki Allah Teala'nın cennetinden ölümsüz bir hayatla yeseniz, içseniz ne eksilir? Ben sizin yerinizde olsam, böyle bir nimetten istifade ederim. Hem bir kere yemekten ne çıkar? Allah sana bütün melekleri secde ettirecek derecede ikram etti ise bir meyvenin yenmesinden dolayı darılacak değil ki?
Konuşmanın esas çerçevesi budur. Bu konuşma ne kadar uzadı, İblis ne kadar ısrar etti, Hazreti Adem ve Havva ne kadar dayandı bu konuda söyleyecek söz, verecek bilgi yok. Ancak, İblis'in "gelin şu meyveden yiyelim" demesiyle yenilmediği belli. Belli ki İblis, Kur'an'da da anlatıldığı gibi yemin ede ede onları yatıştırmış oluyordu.
İblis tarafından yapılan ısrarların yanında, ağacın son derece güzel, meyvesinin de tarif edilmeyecek derecede hoş olan görünümü karşısında ilk adım Havva tarafından atıldı.
—Evvela ben yiyeyim. Şayet bana bir şey olursa sen kurtulursun, dedi. (Kurtubî, 1/307)
Kendine göre akıllıca bir karar vermişti. Bu işin sonu melek olmağa dayanıyorsa, yahut ebedi hayatın kapısından içeri girilecekse ve bu da sadece bir tek meyvenin yenilmesine bağlı ise, o meyve yenilir ve iş biterdi. Bunun sonucu olarak verilecek bir ceza olabilirdi. Ama gülü seven dikenine katlanırdı. Bir nimet gelecekse onun karşılığında elbet bazı külfetlere katlanmak lazımdı.
Havva, bu ve benzeri düşünceler altında İblis'in koparıp uzattığı meyveyi yedi. Çok tatlıydı, kocasının bu nimetten mahrum kalmasına gönlünü bir türlü razı edemeyecekti. Hem ortada değişen hiçbir şey yoktu. Kopardığı diğer bir meyveyi Hazreti Âdem’e uzattı:
—Ye, dedi. Çünkü ben yedim, gördüğün gibi hiçbir şey olmadı. Sen de tasdik edeceksin ki hiç böylesini yemedin.
Havva'nın bu sözü söylemesine hiç gerek yoktu. Göz görüyordu. Yediği meyvenin tadı sanki gözlerinden fışkırmıştı. Bu arada İblis'in samimi görünüşü de görülmeye değerdi. Sanki ölmek üzere bulunan iki biçareyi kurtarıyor, onlara yeniden hayat veriyordu. İyi ki böyle bir hayır yapmış, derde derman olmuştu.
—Siz burada kırk yıl dursanız yine bu ağaca yaklaşmazdınız. Bakın kendinizi nasıl zinde, nasıl hafif hissedeceksiniz. Artık bundan böyle sizin için ölüm yok. Havva şimdiden ölümsüzlüğe adımını atmış bulunuyor, diyordu.
Nihayet Hazreti Âdem de, Havva'nın uzattığı meyveyi aldı. Bir tek adımlık mesafe kalmıştı. O da eşinin tattığı tadı hissedecek, cennet nimetleri içinde en tatlı olanını yiyecek, melek olmanın iksiriyle yahut ebedî hayatın esrarıyla yoğrulmuş olan bu meyve ile ölümsüzlük kervanına katılacaktı. Bu meyve onlara kim bilir nice bilmedikleri kapıları açacak, nice alemlerin sırrı onlara açılacaktı.
Ve Hazreti Âdem, insanlığın kaderini tayin eden adımını attı. Meyveyi ağzına aldı ve çiğnedi, Allah'ım... bu ne tat, bu ne lezzet, bu ne mükemmel koku, bu ne doyulmaz nimet.
Mest olmuş, kendinden geçmiş gibiydi. Hanımı Havva, onun gözlerinin içine bakıyor, beraberce elde ettikleri mutluluğu onun gözlerinden okumak istiyordu. Tam bu sırada kulaklarını bir kahkaha çınlattı. Alabildiğine soğuk, intikam ve kin dolu bir kahkaha idi. Neye uğradıklarını bilemeden baktılar. İblis neşe içinde takla atıyordu. Biraz evvelki samimi görünüş kalmamış mel'unca bakışlarıyla kandırdığı insanlara bakmağa başlamıştı. Kazandığı büyük zaferi lanet havası kokan kahkahalarıyla kutlarken Hazret-i Âdem ve Havva'ya, "bakın şu halinizi beğeniyor musunuz?" der gibi işaret ediyordu.
Baktılar, birbirlerini gördüler. Kıpkırmızı kesildiler. Çünkü üzerlerindeki cennet elbiseleri gitmiş, çırılçıplak kalmışlardı. Utançtan çatlayacak gibiydiler. Hemen ağaç yapraklarına sarıldılar. Kopardıkları yapraklarla edeb yerlerini örtme çabasına düştüler.
Bu arada Cenab-ı Hakk'ın hitabı da kendilerine ulaştı.
-Ben size bu ağaca yaklaşmayı yasak etmedim mi? Şeytan her ikinize de açıkça düşmandır demedim mi?(A'raf Sûresi, 7/22)
-Demedin! Deseydin bu mel'una aldanmazdık, tedbirli davranırdık.
Diyemezlerdi. Demediler. Kendilerini mazur gösterecek hiçbir mazeret yoktur. Daha dün Allah'ın huzurundan tepesinden lanet yağmak üzere kovulan İblis bu değil mi? Allah'ın huzurunda, bunca meleğin ve özellikle Hazret-i Âdem’in şahitliği ile üstelik yemin ede ede, kullarını azdıracağını söyleyen İblis bundan başkası değil ki...