Harabat Ehlini Hor Görme !
Vaktiyle Bağdat’ın eşrafından hali vakti yerinde, zengin Müslümanlardan oluşan bir kafile, Hacca gitmek niyetiyle yol hazırlıklarına başlamışlar. Yine o civarda oturan, fakir, son derece saf, temiz, salih bir zat yaşamaktaymış. Ve hacca gitmek üzere hazırlık yapan bu kafileyi haber alınca kendi kendine:
“Madem Hacca giden bir kafile var, ben de onlarla birlikte gideyim” diye düşünmüş. Böylece o da Hacc yolculuğu için hazırlıklara başlayıp, kendine göre gerekli ihtiyaçlarını temin etmiş ve vakti gelince de bu hacı kafilesine katılarak yola çıkmış.
Tabii kafilede bulunan kendini beğenmiş zenginlerden bazıları, bu fakir adamın da kafileye katılmasından pek memnun olmamışlar. Haftalarca sürecek bu hacc yolculuğunda, onu yanlarında pek istememişler, fakat yine de kimse kalkıp ona “Sen gelme” dememiş. Öyle ya kim kimi Allah’ın evini ziyaret etmekten men edebilir ki? Fakat yine de bu hazımsızlıklarını başka türlü açığa vurmuşlar. Her fırsatta onu küçümseyerek, onun saflığından istifadeyle onunla eğlenmişler ve dalga geçmişler.
Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, mukaddes topraklara ulaşmışlar. Mekke-i Münevvere’ye varıp, Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmişler. Arafat’ta vakfeye durup, Müzdelife’ye inmişler, daha sonra da şeytanı taşlamışlar. Kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlar. Böylece şartlarına riayet ederek görevlerini ve ziyaretlerini yapmışlar. Artık herkes hacı olmuştur.
Hacılar memleketlerine dönmek için hazırlıklara başladıkları sırada, akıllarına bir muziplik gelmiş. Şeytan ve nefis atına binen durur mu? Zaten başından beri işleri gır gır şamata olan, benlik hastalığından kurtulamayan bazı kimseler, kendileriyle beraber hacca gelen saf ve temiz, fakat ihlâslı olan bu fakir hacı arkadaşlarına bir oyun oynamaya karar veririler.
O yanlarında değilken aralarında anlaşmışlar ve “şöyle diyelim, böyle edelim” diye bir plan kurmuşlar.
Böylece yaptıklar plan doğrultusunda hareket etmeye başlamışlar. O temiz ve ihlâslı fakir Hacı bunların yanına gelince, bakmış ki hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar. Merak etmiş tabi Ve yanlarına sokulmuş. Zaten öbürlerinin de istediği onun merakını calbederek, sohbete katılmasını sağlamak…
İçlerinden uyanık geçinen kendini beğenmiş biri, başından beri küçümsediği o fakir Müslüman’a sormuş:
-Eee komşu! Bu kadar yol geldin, bari hacc görevlerini hakkıyla yerine getirebildin mi?
Gönlünde en ufak bir fesat taşımayan ve hiç kimse hakkında kötülük düşünmeyen saf, katıksız, temiz Müslüman hemen cevap vermiş:
-Elhamdulillah! Rabbime hamd-ü senalar olsun ki, benim gibi fakir ve aciz bir kuluna, hacc ziyareti gibi en mühim bir ibadeti yapmayı nasip etti.” Demiş. Tabii, diğer adamın derdi alay edip eğlenmek olduğu için tekrar sormuş.
“Madem Hac görevini ifa ettin, öyleyse sen de beratını almışsındır sanırım? Tabii adam şaşırmış “Bu nasıl berat?” diye merakla ve üzüntü ile sormuş.
Alaycı adam:
- Ne beratı olacak, buraya gelip Hacc görevlerini hakkıyla yapanlara, Hacc’ın kabul olduğuna ve cehennemden azad olduğuna dair bir belge veriliyor, işte bunu soruyorum. Bizler bu belgeyi aldık da, aramızda bunu konuşuyorduk. Ne o yoksa sen almadın mı?
Tabii o da, biraz saf olduğu ve böyle şeylere hemen inandığı için, son derece üzülmüş, mahzun olmuş ve:
-Ben zaten nakıs bir adam olduğumu biliyordum. Elbette böyle bir belge almaya lâyık değilim. Rabbimin Zatına yakışır bir Hacc yapmak benim gibilerin haddine mi? Amma madem Hacca geldim ve böyle bir belge veriliyor, Allah’a yemin ederim ki, bu belgeyi almadan memleketime dönmeyeceğim, diyerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamış.
Arkadaşlarının son derece müteessir olduğunu gören diğerleri, şakanın dozunu biraz kaçırdıklarını anlamışlar ve oynadıkları oyuna artık son verilmesi gerektiğini düşünerek demişler ki:
—Hakkını helal et. Biz oyun yapalım dedik, fakat bu kadar üzeceğimizi tahmin etmemiştik. Gönlünü ferah tut, böyle bir belge verildiği falan yok.” demişler. Fakat bu sefer onu, doğruya inandıramamışlar.
-"Hayır, demiş. Esas şimdi oyun yapıyorsunuz. Ben üzülmeyeyim diye böyle bir belge filan yok diyorsunuz. Az önce aldık demiyor muydunuz?”…
Hadi bakalım şimdi gel de çık işin içinden. Böyle bir olay olmadığına, onu nasıl inandıracaklarını şaşırmışlar.
-Böyle bir şey yok istersen gel çantalarımıza tek tek bak. Böyle bir belgeyi kim almış ki biz alalım,” demişler, amma nafile.
-Bu mübarek beldede Allah’a yemin ettim, o belgeyi almadan dönmem. Ya burada ölürüm, ya da o belgeyi alırım,” diyerek Beytullah’a geri dönmüş.
Diğer uyanıklar, “Eyvah biz ne yaptık, dertsiz başımızı derde soktuk, zira bu adam gelmeden kafile gitmez. Berat almadan da bu adam dönmez. Berat ise kesinlikle gelmez, dolayısıyla burada kaldık.” Diye ne yapacaklarını şaşırmışlar.
O ise onlardan ayrılınca doğru Kâbe’ye gidip, Mültezem’e yapışmış. Yalvarmış yakarmış, ağlayıp sızlamış. Orada saatlerce dua etmiş, yorulup takati kesilmesine rağmen oradan ayrılmamış. Dizlerinin üstüne çöküp, başı önünde, içi yana kavrula sessiz sessiz ağlayarak yalvarmaya devam etmiş. Bir ara dalmış, kendisine hafif geçkinlik hali geldiği esnada, kucağına bir kâğıt parçasının düştüğünü hissetmiş. Birden irkilip bakmış ki, gerçekten de üzerinde bazı yazılar olan bir kağıt parçası… Öylesine parlıyor ki, göz kamaştırıyor. Onu alıp sevinçle yerinden fırlayarak arkadaşlarının yanına koşmuş. “Hele bir bakın bakalım, benimki de size verilenden mi?!” diye sevinçle haykırmış.
Arkadaşları bu işe çok şaşırmışlar. Merakla o kâğıdı alıp bakmışlar ki, ne görsünler. Aman Ya Rabbi !!! Ne kâğıt dünya kâğıdına benziyor, ne yazı dünya kalem ile yazılmış yazıya benziyor.
Hepsi hayrete düşmüşler. O kâğıdı alıp, bu neyin nesidir diye bir âlim zata göstermişler. İlim ehli olan zat, hürmetle o kâğıdı alıp bakmış ve onu öperek yüzüne gözüne sürmüş.
Onlara demiş ki:
“Bu yazı Mevlâ tarafından kudret kalemiyle yazılmış olup, cehennemden kurtuluş beratıdır. Bunun sahibini getirin de o mübareği ayağının altını öpeyim.”
Bunun üzerine uyanık geçinenler tutuşmuşlar. Fakir diye küçük ve hakir gördükleri, saf diyerek dalga geçtikleri adam, samimiyeti ve ihlâsı sebebiyle İlâhi belgeyi alanlardan olmuş.
|
Harabat ehlini hor görme şakir,
Defineye malik viraneler var. |
Fakir adam, eceli gelip ölmüş. O anda Âlim dedikleri zat da ticaret dolayısıyla başka bir yere giymiş, cenazede bulunamamıştı. Döndüğünde adamın ölmüş olduğunu görünce; Eyvah! Komşumun bende bir emaneti vardı.
Beratını kefenine koyacaktım, diyerek eve gelir. Berata bakmak için sandığı açar. Berat yok. Herhalde ben yokken birisi alıp kefenine koymuştur, diye düşünür.
Fakir adamın mezarına gider, mezarı açmak için harekete geçerken, mezardan bir ses gelir:
-Biz kulumuza berat verip de sonra onu yabancı ellerde bırakır mıyız?
